OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN PANORAMASI

Süleyman Kocabaş

17-03-2026 10:55

GÜNÜMÜZ DÜNYA SORUNLARINI  ÇÖZMEK İÇİN  BİR TARİH DERSİ VE ANALİZİ

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN PANORAMASI

Süleyman KOCABAŞ

Çağının İmparatorluk Geleneği  Konjonktüründe Osmanlı

     Osmanlı Devleti, yıkılan Büyük Selçuklu İmparatorluğu mirası merkez toprakları Anadolu’da 1299’da kurulduktan sonra, üç kıta Asya, Avrupa ve Afrika’daki fetihleriyle birlikte büyüyerek,   Büyük Roma İmparatorluğu çapında büyük bir imparatorluk  haline gelmesi,  hem Müslüman Türk tarihi  ve hem de Dünya tarihinde “büyük dönüm noktaları” ndan birisi olmuştur.

    Türk milleti  tarihi açısından bunun anlamı, yaklaşık 5000 yılık Türk tarihinde Türklerin    “Tarihlerinin  ne büyük zirveleri” ni yaşamaları olmuştur. Dünya tarihi açısından ise, Osmanlı’nın  “çağ kapatıp yeni bir çağ açan” devlet olması  özelliği de kazanmasından olarak kendisini göstermiştir. Buna, 1453’de İstanbul’un fethi damgasını vurmuş, bu olay, “Ortaçağ” ı kapatarak  “Yeniçağ” adıyla anılan çağın doğmasına yol açmıştır. Zaten, Fatih Sultan Mehmet’in  İstanbul’u fethiyle de Osmanlı Devleti bir “imparatorluk devleti” sıfatını alarak, artık bundan böyle “Osmanlı İmparatorluğu” adını almış oluyordu.

       Adı geçen imparatorluk, “kurucusu asli unsurları” denilen yalnızca Müslüman Türklerin değil, üç kıtada yıkılan  Büyük Roma İmparatorluğu’nun geniş toprak sınırları üzerinde kurulduğu için bu imparatorluğun da bir  çeşit “benzeri” imparatorluk olmuştu. Bu toprak büyüklüğü yanında demografik  veya nüfus yapılanması ve karşılığı olarak da onun bir çeşit diğer bir benzerliği  idi. Çünkü, büyük topraklar hitterlandından olarak, Anadolu ve Balkanlar Ortodoks Hıristiyan  dünyası  yanında, Asya Müslümanları Müslüman Araplar da onun tebaası haline  gelmişlerdi.

     Osmanlı İmparatorluğu nüfusunun büyük bir kısmını  kurucu unsurlar olarak Müslüman  Türkler meydana getirirlerken, ikinci büyük unsurunu  Anadolu ve Balkanlar topraklarında Grek ve Slav Ortodoksların nüfusu ve üçüncü  büyük unsurunu ise, Asya ve Kuzey Afrika’da Müslüman Araplar meydana getiriyorlardı.   rus

     Gerek  Müslüman Araplar daha erkenden ve gerekse Ortodoks  Hıristiyanların İstanbul’un fethi yıllarında bir çeşit  “kendi istekleriyle” denilerek, Osmanlı İmparatorluğu nüfuzu ve hakimiyetine girmeleri, onu bir çeşit üç büyük unsurun bileşkesinden  olarak üç kıtada  “Müslüman Türkler, Araplar ve Hıristiyan Ortodokslar  İmparatorluğu” haline de getiriyordu.

Müslüman Arapların  İmparatorluk Miraslarını  Erkenden   Müslüman Türklere Devir ve Teslimi

      Müslüman Arapların Müslüman Türklere entegrasyon ve adaptasyonu, daha erkenden kendisini Büyük Selçuklu Devleti kurulurken göstermişti.  Peygamberimiz Hz. Muhammed’in  622’de hicret edip, Medine’de kurduğu “İslam Devleti”, 4 Halife ve başkenti Şam olan Emevi  Halifeleri Devirlerinde büyüyerek sınırları,   Asya’da  bütün Arap yarımadası,  Çin Seddi ve Güneydoğu Anadolu Toroslar sıra dağlarına, Kafkasya, Afrika’da, Kuzey Afrika yoluyla Avrupa’da tậ Fransa ve İspanya’yı birbirinden ayıran  Pirene sıra dağlarına kadar uzanan büyük bir “Müslüman Arap İmparatorluğu” halini almıştı.       

     “Büyük Müslüman Arap İmparatorluğu” nun  gerilemesi ve yıkılması, kendisini  başkenti Bağdat olan Abbasi Halifeleri devrinde  gösterdi. Bu gerileme ve yıkılışa içten ve dıştan “iki büyük istila” sebep oldu.

      1-“Mezhepler ayrımcılığı ve İstilası” ndan olarak: “Şia Fatimiler” istilası kendisini erkenden gösterdi. Arap Sünni Halifeliği’ne aykırı bu mezhep istilası, kendisini  neredeyse başkent  Bağdat önlerinden ta Mısır’a kadar  yayılarak, “Fatimiler Halifeliği Devleti” nin kurulmasıyla birlikte İslam  dünyası  “iki başlı” hale geldi.

       2-“Etnik çekirge sürüsü Moğol istilası”: Abbasi Halifeliği, ikinci büyük tehdit ve tehlike olarak Moğol İmparatoru Hülagu’nun istilasına uğradı. Bağdat alınıp Abbasi halifesi  öldürüldü. İslam toprakları “çekirge sürüsü” gibi yağmalandı. “Çekirge sürüsü” diyoruz; çünkü, Moğol istilası, Ortadoğu’ya Moğol nüfus getirip yerleştirmedi. Moğol askerleri bölgeyi yağladıktan sonra çekirge sürüleri gibi çekip gittiler. Ardından yeni bir Abbasi halifesi  seçilerek zayıf Arap devleti devam etti.

    3-Bizans İmparatorluğu tarafından istilaların başlaması: Arap İmparatorluğu zayıflayınca, Bizans İmparatorluğu bundan faydalanarak Toros dağlarından Kafkasya’ya kadar uzanan Arap hakimiyetine  son verdi. Sıra giderek,  adı geçen dağlarının güneyinin  de istilasına gelecekti.

      İşte, Müslüman Arap Dünyası   ve  Halifeliğini bu üç büyük  hengameden  kurtaracak olanlar,  Müslüman olduktan sonra,  İslam Medeniyeti ve Dünyasının  merkezi Ortadoğu’ya yeni bir “taze kan” olacak  olan Orta Asya’dan Müslüman Türk göçlerinin varlığı oldu. Bu göçleri  iki  ana sebep tetiklemişti:

       1-Moğol baskısı: Büyük Moğol Hükümdarı Cengiz Han’ın fetihleri, “Moğol tarihinin zirvesi” olmuş, ondan sonra düşüş başlamış ve giderek  kabuğuna çekilerek  Japonlar, Çinliler ve Hintliler  gibi  artık fetihçi  olmayarak “durağan  bir ırk” haline geleceklerdi.

     Türklerin Orta Asya’daki anavatanları Moğollarla sınır idi. Cengiz’in fetihleri başlayınca,  tazyikleri  kendisini Türkler üzerinde de gösterdi. Bundan kurtuluş için Batı’ya doğru göçler başladı.

      2- Batı ve giderek Ortadoğu merkezine Türk göçlerini asıl tetikleyen,  900’ lü yılların  başlarından itibaren Türklerin Müslüman olmaya başlamaları oldu. İlk Müslüman Türk Devleti “Karahanlılar Devleti” 1840’da  Maveranünnehir’de kuruldu. Bunu, ikinci Müslüman  Türk Devleti olarak  İran’da Selçuk Bey tarafından 1037’de  kulan “Selçuklu Devleti” izledi. O ölünce yerine oğlu  Tuğrul Bey geçti.

     Türklerin Müslüman olup,  Ortadoğu İslam’ın merkezine göçleriyle burada devletler kurmaya başlamaları, artık çökmekte ve devrini tamamlamaktan  olarak değerlendirilerek,   Arap  Halifeliğini   kurtarmak uğrunda  “yeni bir taze kan vermek” e yorumlandı.

    Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrillah,  Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i    Bağdat’a davet ederek, İslam dünyası  üzerindeki kendi “siyasi ve askeri hakimiyeti” ni Tuğrul Bey’e devretti. Devir –Teslim   töreni 1058’de   Halife’nin  sarayında yapıldı. Tuğrul Bey ve ümerası  silahsız olarak saraya girdi. Kendisine hazırlanan bir tahta oturtuldu.  Halife’nin kendisini,  bütün Müslümanların  sultanı olduğunu ilan eden beyannamesi okundu. “Artık, İslam  İmparatorluğunun  bir ruhani reisi olmaktan  başka  bir şey olmayan Halife,  Selçuklu Hükümdarına, Arap ve Acem ülkelerinin hakimiyetini simgelemek  üzere  başına iki taç koydu ve beline muhteşem  bir kılıç kuşattı… Tuğrul Bey, Şark ve Garp Sultanı ilan edilmek suretiyle merasime son verildi.” (I. A. Sedillot, Histoire Generale  Des Arabes, C.I, Paris, 1877, s. 272)

     En sonunda İslam dünyasının  “Ruhani Reisliği” denilen Halifelik  de   Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı fethi ile birlikte, Müslüman Türklere geçti. Sultan, son Abbasi Halifesi  III. Mütevekkil’den Kahire’de  yapılan devir-teslim töreniyle  halifelik  sıfatını kendi üzerine alıp, yine ondan  alınan “Mukaddes  Emanetler” ile birlikte İstanbul’a döndü.  

     Tuğrul Bey, “Büyük İslam Sultanı” ilanın  ardından, Irak’ın büyük bir kısmı ve Suriye’nin  tamamına  hakim Şia Fatimiler Devleti üzerine  askeri seferler düzenleyerek bunun varlığına son  verip, buraları Büyük Selçuklu  Devletine bağladı.

       Ardından, İslam’ın Cihat ruhuyla “gaza alanı” denilen “Küffar  Bizans” üzerine   seferler  başlatılarak  Anadolu’nun fethi işine girişildi. Tuğrul Bey ölünce yerine oğlu Alparslan geçti. 1071’de Malazgirt’te Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i yererek Anadolu kapılarını Türklere açtı.  

    Arap İmparatorluğu, Bizans üzerinden   İslam’ın hakimiyetini  ancak Toros dağlarının güneyine  kadar taşıyabilmişti. İstanbul’u  fethe  yönelik 9 seferi  ise başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

     İslam Dünyası hakimiyetinin,    Anadolu yarımadası, Balkanlar üzerinden  Viyana’ya kapılarına,  Karadeniz’in Kuzeyi ve  bütün Kafkaslara  kadar yayılması,  ancak Selçuklu ve Osmanlı  Müslüman Türk imparatorlukları sayesinde olacak, böylece, Arap İmparatorluğundan sonra  İslam’ın  yayılmasına    ikinci en  büyük hizmeti Müslüman Türkler  yapacaklardır.

     Selçuklu Devletinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti  de  Araplar için bu sefer  daha büyük coğrafyalarında “bir sığınak devlet” olmuştu. Irak Araplarının Şia İran Devletinin zulmü ve saldırılarından kurtarılması,  bozulmuş ve zulüm yönetimini dönüşmüş Memlüklü  Devleti yönetiminin Suriye ve Mısır’dan tasfiyesi, Kuzey  Afrika Arap dünyasının  Fas’a kadar  bozulmuş yerli yönetimlerinin zulmü ve    Katolik Şövalyelerinin  saldırılarından korunması, buralar Arap halklarının  Osmanlı’yı ülkelerine  “kurtarıcı ” olarak davet etmeleri sonucu, bütün saydığımız bu yerler de    Osmanlı İmparatorluğu’na dahil edilmişlerdi. (Belgelere dayalı olarak geniş bilgi için benim  şu kitabıma bakınız: “Tarihte Adil Türk İdaresi, Vatan Yayınları, Kayseri, 1984, s.108 – 143)

    Görülüyor ki, 1058’den başlayarak,  I. Dünya Harbi yılları  1916’da    Mekke Şerifi Şerif Hüseyin’in “Arap bağımsızlığı” emeliyle  Osmanlı  Devletine karşı  isyan bayrağı açana kadar  tam 858 yıl süreyle, Müslüman Türk –Müslüman Arap ikilisi tam bir “kader birliği” halinde bir arada barış ve huzur içinde yaşamışlardır.

    Bu haliyle, birçok Arap yazarı ve devlet adamı nezdinde, Selçuklu  ve Osmanlı Devletleri, “kendi devletleri”   de sayılmışlar, buna muvazi  olarak bunlar nezdinde,  “Selçuklu Türk – Arap Devleti” ve “Osmanlı Türk- Arap  İmparatorluğu” tanımlamaları bile yapılmıştır.

         Tarihimizde “Osmanlı’ya 1916 Hicaz İsyanı” olarak geçen  Şerif Hüseyin’in isyanı, Arapların  Osmanlı Devletinden  zulüm ve baskı gördüklerinden  değil, İngiliz Emperyalizminin  “böl-yönet” ihanet  planlarından olarak kendisini göstermiştir ki, bunu ayrı  bir incele konusu olarak ele alacağız.    

Bizans İmparatorluğunun  da Varisi ve Mirascısı  Osmanlı mıdır?

      Tamı tamına olmasa bile bir bakıma  veya bir çeşit böyledir. Selçuklu ve Osmanlı’nın kuruluşu ve yükselişi yıllarında, Müslüman Arap İmparatorluğunda  nasıl ki,  devrini tamamlaması, miadını doldurması kendisini göstermişse, daha erkenden  devrini tamamlayıp tarihe gömülen Roma merkezli “Büyük Batı Roma İmparatorluğu” nun  Doğu Balkanlar, Ortadoğu ve  Akdeniz  coğrafyasının  büyük  parçasında “İkinci Roma” esprisiyle varlık göstermeye devam eden İstanbul (Konstantinopolis)  merkezli  “Büyük Bizans Doğu  İmparatorluğu” da devrini tamamlamak sürecine girmişti.

      Bizans İmparatorluğunun  kuruluş başlangıcı genelde  395’de Batı Roma’nın parçalanması yılı gösterilir ve 1453’de İstanbul fethine  kadar ömrü 1058 yıl olmuştur.

     Batı Roma ve Doğu Bizans arasındaki ayrışma ve düşmanlık kendisini, mezhep ve etnik ayrımcılık  zeminlerinde  göstermiştir. Hıristiyan Bizans’ın mezhebi Ortodoksluk  idi. Roma Katolik Kilisesinden  ayrılmayla kurulmuş bir mezhepti. Katoliklikten  temel ayrıcalığı,  “Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığı” inancı  idi. Bu sebeplerden  Roma Papası, Ortodoks mezhebinden olanları “Aforoz” (Dinden, Hıristiyanlık’ tan  çıkma) etmişti. Bizans coğrafyasında,  genelde  Grekler (Yunanlılar ve Rumlar) ve Slavlara (Bulgar, Karadağ, Sırp ve Rus) inhisar eden Ortodoksluğunun merkezi,  İstanbul ve  başında bir “Patrik” bulunduğu halde  “Ortodoks Patrikhanesi” olmuştur. Patrikler, daha Bizans zamanından  başlamak üzere “Ekümenlik” sıfatlarıyla, “Ortodoksların dini yöneticileri ve hakimleri” yapılanması kazarmışlar, bu  varlığını Osmanlı döneminde  daha büyük boyutlarda sürdürmüşlerdi.  

    Ortodoksluk mezhebine genelde, kadim  kültürel zenginlikleri yanında,  nüfus çoğunlukları  sebebiyle  Yunanlılar ve Rumlar “hakim etnik yapılanma” olarak damgalarını vurmuşlardır. Bu yapılanma, Bizans’ı  “Greko-Romen Bizans” geleneksel kimliğinden sıyırarak   yalnızca  “Grek  Bizans” kimliğine dönüştürmüştür. Bu etnik yapılanmanın  etkisiyle de   Yunanca 7’inci yüzyıldan itibaren Bizans’ın resmi dili olmaya başlamış, İncil Avrupa’da  ilk defa Latince’den Yunanca’ya çevrilerek, Ortodoskların “din ve ibadet dili” olmuştur. Haliyle, bu “etnik ayrımcılık” da    Roma   ile İstanbul arasındaki ayrışmayı iyice takviye etmiştir.         

   395 Büyük Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu diye  ikiye ayrılınca, Batı kanadı uzun ömürlü olmamış, giderek  “Venedik Cumhuriyeti” ne dönüşerek, Büyük Roma’nın  mirasına  bu cumhuriyet konmaya çalışmıştır. Bu sefer de  Büyük Roma coğrafyasında “mirasına sahip çıkmak” tan olarak Katolik Venedik- Ortodoks Bizans kavgası başlamış, bunun en yoğun alanı,   Doğu ve Orta  Avrupa  coğrafyası olmuştur. Venedik’in Balkanlı Ortodoksları  Katolik yapmak için onlar üzerinde uyguladığı  zulüm ve baskı politikaları  yanında, “toprağa bağlı feodalizm” yapılanmasıyla da   ekonomik buhran kendisini gösterince,  Balkan Ortodoks ülkeleri ve milletleri, bütün din ve mezheplere saygılı ve hoşgörülü davranan, köylü sınıfını iyice ezen kötü toprak düzenini kaldırıp, toprakları toprak ağalarının elinden alarak kırsal alan nüfusuna    dağıtmak suretiyle ekonomik buhrana da  son veren Osmanlı  yönetimini, kendi ülkelerine “kurtarıcı unsur” olarak davet etmişlerdir.

     Bu arada   halen pagan dini yapılanmasında  olan  Arnavutlar ve  Boşnakların  da Müslüman olmak suretiyle Osmanlı Müslüman Türkleriyle  “kader birliği” içine girmeleri,  Balkanlarda  Osmanlı hakimiyetini,  hürriyet, hakkaniyet  ve adalet vb. duyguları içinde birbirleriyle iyice bir araya getirmiştir.  İşte Osmanlı Devletinin   Balkanlarda  600 yıl kalabilmesinin  sırrı bunlardan kaynaklanmıştır.

     Ortodoksların  merkezi olan İstanbul da bu birleşmeye  katılmış, bunun bir göstergesi  kendisini, 1453’de İstanbul’u Türklerin fethi  sırasında  göstermişti.

    Bu fetih sırasında Bizans, savunma  için kendi gücü yeterli olmadığından Katolik Papa’dan yardım istemiş, Papa buna karşılık olarak bütün Ortodoksların  Katolik olmasını isteyince ipler birden kopmuştur. Bunu ret için Bizans Devlet adamı ve donanma  komutanı   Lukas Notaras, “İstanbul’da  Latin külahı  (Kardinal külahı) görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederim” demiştir. Bu ret cevabı, İstanbul’un kurtularak Katolik Papalık yönetimine girmektense, ondan çok daha ậdil bir yönetim olan  Müslüman Türk yönetimini kabul anlamını geliyordu.

     Osmanlı Müslüman olmayan unsurlarından  Gregorian Hıristiyan mezhebinden Ermenilerin ve Musevi  Yahudilerin de önce Selçuklu  ve sonra  Osmanlı yönetimine Ortodoks ve  Katolik Hıristiyan dünyasının kendi mezheplerini onlara kabul ettirmeye yönelik zülüm ve baskıları sebebiyle  adı geçen  yönetimleri tercih etmeleri,  dünyada ezilen ve zulüm  gören bütün mazlum milletler  için Osmanlıyı  kendilerine  “emin ve güvenilir  bir sığınak alanı”  olarak  görmeleri de o çağların (Ortaçağ ve Yakınçağ)  içinde,   Osmanlı  yönetiminin ne kadar  demokratik ve bir hürriyetler rejimi  yönetimi olduğu kendisinin apaçık gösterir. (Bütün  bu olup bitenlerle ilgili  belgelere dayalı olarak daha geniş bilgi için benim “Tarihte Adil Türk İdaresi” isimli kitabıma bakabilirsiniz. s. 7 – 255).

    Osmanlı İmparatorluğunda, kurucu asli unsur Müslüman Türkler ve Müslüman Araplardan sonra, üçüncü büyük demografik yapılanma  veya nüfusu Yunanlılar ve Rumlar teşkil ediyorlardı. Öyle ki, bunlar da, yaşadıkların buhranların  giderilmesi uğrunda,    Müslüman nüfusla   bir çeşit “kader birliği” yapıp bir arada yaşamayı tercih etmişlerdi.

     Bu haliyle,  Ortodoks Yunanlılar nezdinde de  Müslüman Araplar benzeri Osmanlı İmparatorluğunun bir “Türk-Yunan İmparatorluğu” tanımlanması yapılması kendisini göstermiş,   bunu günümüzün  Yunanlı tarihçilerinden Dimitri Kitsikis yapmış, bunun geniş izahı  için kitabının ismini de “Türk – Yunan İmparatorluğu” koymuştur. (Geniş bilgi için bakınız:  “İletişim  Yayınları, Çev. Volkan Aytar, İstanbul, 1996, s. 7 – 214)

     Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee de, Osmanlı İmparatorluğunda  “Rumlar – Türkler  Ortaklığı”nı tanımlamak için şu            ifadeleri kullanır: “Rumlar sanki Osmanlı İmparatorluğu’nun ortakları gibiydiler.” (Arnold Toynbee, Türkiye Yeni Bir Devletin Doğuşu, Çev. Kasım Yargıcı,  Milliyet Yayınları, İstanbul, 1971, s. 46) 

        Osmanlı İmparatorluğunda, asli kurucu unsuru Müslüman Türklerin, kendilerine tabi Müslüman unsurlar yanında, Müslüman olmayan unsurlarının  da  olan bu yapılanmaları ne zamana  kadar sürecekti? “Tarihin kanunları” na bakılırsa, birçok sebeplerden  “sürekli olmayacağı” kesindi. Zaten bunun böyle olmayacağını, ana temada,  19. asrın  ünlü Fransız tarihçilerinden Prof. Charles Seıgnobos, Türkçeye de çevrilen 3 ciltlik  “Tarih-i Medeniyet” (Uygarlıklar Tarihi) isimli kitabında, “felsefi veya ideolojik” olarak şöyle dile getirmişti: İstanbul 1453’de fethedilip Ayasofya ana kilisesi  camiye çevrilince, “Ayasofya Kilisesindeki resimler (Hz. İsa, Hz Meryem’in vb. duvarlara yapılmış resimleri) Sultan II. Mehmet tarafından üzerine sürülen badanaların altında  nasıl kalmışsa,  15. asrın  Hıristiyan milletleri de  Padişah’ın hakimiyeti  altında öyle kalmışlardı.” (Prof. Charles Seıgnobos, Tarih-i  Medeniyet, Çev. Ahmet Refik, C. 3, İbrahim Hilmi Kitaphanesi ,İstanbul, 1328, s. 419)     

     Gerçi yukarıda unsurlar arasında “birleşme” dan bahsettik   ama, bu bir çeşit tam anlamıyla böyle olamayıp, zamanın şarlarının getirdiği   bir, Ayasofya’nın badanaları benzeri  “yüzeysel” bir yapılanma olmuş, resimlerle  badanaların birbirleriyle birleşip “kaynaşamadıkları”  gibi, toplumlar da dini ve etnik kimlik faklılıkları  ana sebebiyle olarak birbirleriyle tam anlamıyla  birleşip   kaynaşamamışlar,  “barış ortamı ve huzurlu bir hayatın bedeli” olarak birlikte olabilmişlerdir.

     Müslüman Araplar benzeri “tam” olması için Hıristiyan unsurların ideolojik, inanç ve iman  birlikteliğinin  sağlanmasından  olarak Müslüman olmaları  gerekiyordu. İşin esasına  bakılırsa, bunun tedbirlerini daha erkenden Yavuz Sultan  Selim almak istemişti. Bu uğurda,   zamanının Şeyhülislamı  Zembilli Ali Efendi’den bütün Osmanlı Hıristiyan tebaasının  Müslüman yapılması için fetva talep etmiş,   Ali Efendi bu isteği şöyle ret etmişti: “Peygamber’in dininde  zorlama yoktur. Şeriat,  reşit olan herkesin  zorla dinlerinden döndürülmelerini yasaklamıştır” (Dr. Ernest Jachk, Yükselen Hilal, Çev.  P. Kuturman,  Uğur Kitapevi, İstanbul, 1946, s. 98)

    Hele, Osmanlı İmparatorluğundan  “en sonunda” denilerek  Müslüman unsurlardan  Araplar, Arnavutların  da “vatan  bölücü ayrılıkçı hareketleri” yle  ayrıldıklarına bakılır ve bir kıyaslama yapılırsa,  bütün Hıristiyanlar da Müslüman olsalar   ne yazardı? Belki, adları geçen  Müslüman unsurlar   gibi Osmanlı’dan ayrılmaları geç olurdu.   

“Osmanlı Gitti, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar  Bitti”

  Yukarıda saydığımız alanlar,  üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparrluğu hitterlandı büyük coğrafyalardı.   Tırnak içindeki  ara başlığımız, Osmanlı  Devleti yıkıldıktan sonra, buralarda  yeniden başlayacak her alanda buhranları ve çatışmaların  ana sebeplerini  dile getirmek için,  Türk tarihçileri  ve devlet adamları yanında, Dünya tarihçileri ve devlet adamlarının da haklı olarak dile  getirdikleri hastalığın “ortak teşhisi” dir.

    Osmanlı’nın “büyük kıymeti” yıkıldıktan sonra anlaşılmaya başlanmış ve hatta bunu,  “Batı’nın Emperyalist Büyük Devletlerinin (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Almanya ve günümüzde Amerika Birleşik Devletleri) Emperyalist  sömürgecilik ve yayılmacılık politikaları” sonucu “böl-yönet” strateji ve taktikleri ile yok edenlerin kendileri bile  itiraf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, bu yıkımın “baş mimarlarından” denilen  İngiliz Başbakanı  Winston Churchill 1965’de ölmeden  önce, Şevket Süreyya Aydemir’in kitaplarında  yazdığı  üzere   bunu şöyle   dile getirmişti: ”Osmanlıyı biz yıktık, ama onun boşluğunu dolduramadık.”

   Dolduramazlardı! Çünkü, başlangıcından  sonuna kadar uyguladıkları politikalar, “Emperyalist Politikalar” dı.  Esası ise, birçok coğrafyalardaki toplumları, din,  mezhep, etnik vb  yapılanmalarını “ayrımcılıklar, düşmanlıklar” ” a dönüştürüp, bunlar üzerinden iç ve dış büyük savaşlar kurgulayarak onlara hükmetmekti.

     Osmanlı ise,  Emperyalist olmayıp bunun tam aksini yapıyor, her türlü ayrıştırmalara  son vererek ve üstelik de sömürüye dayalı ekonomik  buhranları  da bitirmek suretiyle,  kendisine tabi bütün  unsurlarını  “koruyucu çatısı, şemsiyesi” altında   barış ve huzur içinde yaşatıyordu.

      En  yakın örneğinden olarak,  günümüz  2026 yılında da  yukarıda  adı geçen coğrafyalarda din, mezhep,  etnik ayrımcılıklarla çatışmalar yaşatmak yanında,  “Kapitalist Emperyalist Küresel  Ekonomik Sömürü  ve Yayılmacılık” a dayalı   olarak da büyük huzursuzluklar  ve savaşlar günümüzde  “zirve” yaptığı halde, halihazır yaşananı  “Amerika İsrail Bileşkesi  -   İran Savaşları” olarak devam etmektedir.

    Bütün bu olup bitenlere  “kalıcı çözüm”  formülü,   kendisi  zaten bir çeşit “Osmanlı mirasçı  unsuru”   Türkiye’nin takip ettiği  barışçı, denge  ve huzur politikaları olmaktadır ki, tarihte  Osmanlı örneği günümüzde de adı geçen sancılı ve hastalıklı coğrafyalarda   yine her halde çözüm  Türkiye Cumhuriyeti  Devleti üzerinden gerçekleştirilecektir.  Zaten, bununla ilgili olarak da Batı’da ve bizde “Ey Osmanlı Geri Dön” kitapları yazılmaya başlanmıştır. Bu “dönüş” ü ancak, Osmanlının mirasçı unsunu Türkiye yapabilir.  

      Günümüzün  ünlü İngiliz tarihçisi Arnold Toybee de “Medeniyet Yargılanıyor” isimli,  dilimize  de çevrilen  kitabında  “Osmanlı yıkılmadı, durduruldu” kendi görüşlerinden olarak, kalıcı barış ve huzur çözümlerine yönelik, özellikle de 400 yıldan beri Batı’dan emperyalist emellerden kaynaklanan  “ırkçı bölücülük savaşları” ndan dünyamızın kurtulması  için “İslam’ın varlığı” ve “geri gelmesi” ne duyulan ihtiyaçla  ile ilgili olarak şunları yazar:   “Müslümanlar arasında  ırkçılığın kaldırılışı,  İslam’ ın kalıcı ahlaki  başarılarından birisidir. Günümüzde    bu İslami özelliği yaygınlaştırmak zorundayız.

   Bugün ırkçılığın bu denli kabul görmezsi (I. ve 2. Dünya Harpleri, büyük ölçüde ırkçılık cereyanlarından da kaynaklanmıştı)  son 400 yıl içinde  Batılı güçler, tarafından yarışmada (sömürgecilik  ve yayılmacılık  yarışması), yeryüzünün paylaşılması konusunda aslan payını alan ülkeler (İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Rusya vb.)  tarafından körüklenmesi olmuştur… İslam ruhunun  barışı seven, toleranslı  ve ırkçılığa karşı olan  kişilerin yararına  bir takviye olabileceği akla uygun geliyor… Eğer insanlığın bugünkü durumu (kitabın yazıldığı 1948 yılı, II. Dünya Savaşının bitimi ertesi) bir ‘ırk savaşı’ na yol açacaksa (Özellikle  günümüz Ortadoğu’su nda bu savaşlar,  yoğunluklu olarak 1975’den 2026’ya, bir de buna   dinler ve mezhepler ayrımcılıkları  da  eklendiği halde  bütün şiddetiyle  devam ediyor),   İslam tarihi görevini yapmak  üzere  bir kere daha çağrılmalıdır.”(Arnold Topybee, Medeniyet Yargılanıyor, Çev.Ufuk Uygun, Yeryüzü Yayınları,İstanbul, İstanbul, 1983, s. 195-196 ve 201)   

   “İslam’ı geri çağırmak” işin esasında,  “Osmanlıyı   geri çağırmak” demektir. Çünkü Osmanlı,  “İslam Modeli” ni uygulayarak,  619 yıl süreyle  (1299- 1918)  kendine tabi üç büyük dini ve mezheplerini ve 72.5 milleti barış ve  huzur içinde bir arada yaşatmayı başarmıştı.

    Osmanlı tamı tamına gelmez. “Akan su geriye akıtılamaz”. Fakat, “Osmanlı İmparatorluğu Panoraması” ndan alacağımız  “tarih dersleri”  ve “analizleri” ile başta bölgemiz Ortadoğu olmak üzere, bütün dünyamızı  yeniden  barış ve huzur yönetimine  kavuşturabiliriz. (kocabassuleyman@gmail.com) 16 Mart 2026

 

  

 

DİĞER YAZILARI “ERMENİ SORUNU” NDAN “KÜRT SORUNU” NA BAKIŞ 01-01-1970 03:00 KÜRTLERE NAZİRE  BİR TARİH DERSİ VE ANALİZİ 01-01-1970 03:00 TERÖRİZM VE TERÖR ÖRGÜTLERİ SARMALI VE KAOSU... 01-01-1970 03:00 TÜRK SORUNU- KÜRK SORUNU BİLEŞKESİ 01-01-1970 03:00 GENİŞLETİLMİŞ BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ-2 01-01-1970 03:00 AMERİKA-BATI VE İSRAİL ŞER EKSENİ 01-01-1970 03:00 OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE 1878 – 2025   BÖLÜCÜ İŞBİRLİĞİ SÜRECİ 01-01-1970 03:00 ERMENİ TERÖR  ÖRGÜTLERİNİN SULTAN ABDÜLHAMİT’İ ÖLDÜRME PLANLARI 01-01-1970 03:00 OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SİYASİ PARTİLERİN  VATAN BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTLERİYLE   “İŞBİRLİĞİ  ANLAŞMALARI” 01-01-1970 03:00 CUMHURİYET KUTLAMALARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 01-01-1970 03:00 BAŞKAN ERDOĞAN VE DEVLETLER BAŞKANLARINA AÇIK ÇAĞRIM! 01-01-1970 03:00 GÜNÜNÜZ BATI MEDENİYETİNİN ÇÖKÜŞÜNÜN DİĞER BİR KISIM ÇÖZÜMLEMELERİ 01-01-1970 03:00 GÜNÜMÜZDE SAMSUN’A YENİDEN ÇIKMAK... 01-01-1970 03:00 İBRETLİ CEVABIMIZ 01-01-1970 03:00 TÜRKİYE’NİN 1830-2025 DÖNEMİNDE İNGİLTERE VE AMERİKA’NIN I. VE II.  YENİ DÜNYA DÜZENLERİNE SOKULMASI 01-01-1970 03:00 BATI’DA YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURUNUN DİLE GETİRİLMESİ 01-01-1970 03:00     DİLİMİZDE  YAŞANAN İKİ BÜYÜK DİL YOL KAZASI 01-01-1970 03:00 TÜRKÇE MİSAK-I MİLLİSİ 01-01-1970 03:00 TÜRKÇE MİSAK –I MİLLİSİ MANİFESTOSU 01-01-1970 03:00 ÇÖKÜŞÜ GETİREN KAPİTALİZM VE KOMÜNİZM 01-01-1970 03:00 KENDİ İTİRAFLARIYLA GÜNÜMÜZ BATI MEDENİYETİNİN ÇÖKÜŞÜ VE YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURUNUN  DİLE GETİRİLİŞİ 01-01-1970 03:00 TARİH  DÜN  BİZİ NASIL  ÇAĞIRMIŞTI? BUGÜN DE BİZİ  NASIL ÇAĞIRIYOR? 01-01-1970 03:00 YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURU 01-01-1970 03:00 BATI MEDENİYETİN ÇÖKÜŞÜ 01-01-1970 03:00 YENİ BİR MEDENİYET TASAVVURU 01-01-1970 03:00 KENDİ  İTİRAFLARIYLA  GÜNÜMÜZ BATI  MEDENİYETİNİN ÇÖKÜŞÜ 01-01-1970 03:00 GÜNÜMÜZÜN SULTAN VAHDETTİNLERİ, DAMAT FERİTLERİ, ALİ KEMALLERİ KİMLERDİR? 01-01-1970 03:00   31 MART 2024 MAHALLİ SEÇİMLERİNDE  OYUMU KİMİ VERECEĞIM? 01-01-1970 03:00 SİYONİST İSRAİL'İN ARAP SOYKIRIMI 01-01-1970 03:00 İSTİKLAL VE İSTİKBALİMİZ TEHLİKEDEDİR 01-01-1970 03:00 KENDİ İTİRAFLARIYLA SİYONİST İSRAİL’İN  “ KOLONİYAL  JANDARMA –POLİS DEVLETİ” OLARAK DOĞUŞU 01-01-1970 03:00 İSTİKLAL VE İSTİKBALİMİZ TEHLİKEDEDİR! 01-01-1970 03:00 SİYONİZM’İN SİYASALLAŞMASI VE ADRESİNİ BULMASIYLA GELEN “KOLONİYAL  JANDARMA - POLİS DEVLETİ KURMAK” İTİRAFLARI 01-01-1970 03:00 KENDİ İTİRAFLARIYLA SİYONİST İSRAİL’İN  “ KOLONİYAL  JANDARMA –POLİS DEVLETİ” OLARAK DOĞUŞU 01-01-1970 03:00 CUMHURİYETİN 100’ÜNCÜ YIL ANALİZLERİ  VE ELEŞTİRİLERİ 01-01-1970 03:00 CUMHURİYETİN 100’ÜNCÜ YILDÖNÜMÜNDE TÜRKÇE 01-01-1970 03:00 “HARF  DEVRİMİ”NDEN SONRA  GELEN “DİL DEVRİMİ” 01-01-1970 03:00  “ DOĞU İSLAM MEDENİYETİNDEN  KOPMAK” VE “SEKÜLER –LAİK BATI MEDENİYETİNE GİRMEK” 01-01-1970 03:00 “DİL DEVRİMİ” İLE GELEN “DİLİMİZİN DEVRİLMESİ”   HAKKINDA YABANCI İLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ 01-01-1970 03:00 “DİL DEVRİMİ” İLE GELEN ‘DİLİMİZİN DEVRİLMESİ” HAKKINDA YABANCI İLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ  II 01-01-1970 03:00 YABANCI  İLİM ADAMLARI –TÜRKOLOGLARIN “DİL DEVRİMİ” İLE GELEN ‘DİLİMİZİN DEVRİLMESİ” GÖRÜŞLER...1 01-01-1970 03:00 YABANCI İLİM ADAMLARI 01-01-1970 03:00 ERMENİ  TAŞNAKSUTYUN PARTİSİ İLE İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİNİN SULTAN ABDÜLHAMİT’İ DEVİRMEK İÇİN İTTİFAKI VE GÜNÜMÜZDE TARİHİN TEKERRÜRÜ 01-01-1970 03:00 ERMENİ  TAŞNAKSUTYUN PARTİSİ İLE İTTİHAT VE TERAKKİ PARTİSİ.... 01-01-1970 03:00 “ABDÜLHAMİT VE ERDOĞAN GİTSİN DE KİM GELİRSE GELSİN” İN TARİHSEL ÇÖZÜMLENMESİ 01-01-1970 03:00 6 ŞUBAT 2023  7.7 +7.6 ÇİFTE BÜYÜK  DEPREMİ 01-01-1970 03:00 DİLE İHANET MİLLETE İHANET DEMEKTİR... 01-01-1970 03:00 CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN   VE  SİYASİ PARTİLER GENEL BAŞKANLARINA  İKİNCİ     AÇIK MEKTUBUM 01-01-1970 03:00 KOCABAŞÇA KÖŞESİ-7 01-01-1970 03:00 KOCABAŞÇA KÖŞESİ-6 01-01-1970 03:00 KOCABAŞÇA KÖŞESİ-5 01-01-1970 03:00 KOCABAŞCA KÖŞESI-OKULU-3 01-01-1970 03:00 CUMHURBAŞKANI VE MUHALEFET LİDERLERİNE AÇIK MEKTUBUM 01-01-1970 03:00 KOCABAŞCA KÖŞESI - OKULU 01-01-1970 03:00 KOCABAŞÇA 01-01-1970 03:00 VATAN VE MİLLETİMİZİ KUŞATAN TEHLİKELER VE OYUMU KİME VERECEĞİM? 01-01-1970 03:00 GERÇEKLER VE BİR DUA.. 01-01-1970 03:00 KUR’AN YAKMA HAÇLI SALDIRISI VE ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER 01-01-1970 03:00 BUNLAR SÖZLERİNİ TUTMAZLAR 01-01-1970 03:00 SES BAYRAĞIMIZ TÜRKÇEMİZİN ÖNEMİ 01-01-1970 03:00 SES BAYRAĞIMIZ 01-01-1970 03:00 YENİ BİR CEPHE DAHA Ml AÇlYORLAR? 01-01-1970 03:00 BİR ENTELEKTÜEL NASIL OLMALI? 01-01-1970 03:00 TÜRKÇENİN  KATLİ İNGİLİZCE GRAMER KAİDELERİNİN TÜRKÇENİN GRAMER KAİDELERİNİ İŞGALİ 01-01-1970 03:00 BÜYÜK BİR “MȂNEVİ BUHRAN”A DOĞRU MU SÜRÜKLENİYORUZ? 01-01-1970 03:00 ENVER  PAŞA  VE İTTİHATÇI LİDERLERİN KAÇIŞLARI  VE ENVER PAŞA TARİHİNİN SONU 01-01-1970 03:00