Dünya, yakın yer, ahiret, son yer anlamlarına gelir. Ölümden kıyamete dek süren âlem Berzah âlemidir (Mü’minûn Sûresi, 100). Dünyayı yalnız dünya için yaşamak, dünyaya taparcasına bağlanmak Kuran’da kınanır. (Bakara,200) Bu kişilerin ahirette herhangi bir payının, nasibinin veya ödülünün olmadığı vurgulanır. Bu, tamamiyle dünyayı terk etmek anlamında değildir. Bilakis ifrat ve tefritten kaçarak çalışmak, kazanmak, insanlara faydalı olmak, evreni, doğayı korumaktır. Çünkü böyle emretti Yüce Hak. Dünya ve ahiret dengesini vurgulayan en temel görevlerden biri olarak Kasas Sûresin 77. Âyetinde böyle buyurdu Yüce Allah. Bu ayette tüm inananlara, Allah’ın lütuf ve ihsanından faydalanmayı, dünyadaki nasiplerini unutmamayı, Allah kendilerine nasıl ihsanda bulunduysa, onların da insanlara ihsanda bulunmalarını, paylaşmalarını istemektedir. Bu ilahi emri tasavvuf düşüncesinin öncüsü Yunus Emre şöyle ifade ediyor:
Duruş kazan ye yedir bir gönül ele getir
Yüz Kâ’be’den yiğrektir bir gönül ziyareti.
Yani: Dürüst çalış, alın teriyle helal kazanç elde et. Kendi ihtiyacını karşıla ve kazancını başkalarıyla paylaş, cömert ol. Bir gönül ele getir: İnsanların kalbini kazan, kırma. Yüz Kabe’den üstündür bir gönül ziyareti.
Halk edebiyatımızın önemli âşıklarından Seyrani de aynı duyguyu şöyle dile getirir:
Kudretin yoksa Beyte(Ka’be’ye) varmaya
Gönül Beytullahtır ziyaret eyle.
Görüldüğü üzere dünya, iki tarzda mütalaa edilmektedir: Dünyaya gönül verenler, onu taparcasına sevenler, bilgi üretmeden, öğrenmeden, doğruyu bulmadan yaşayanlar. Çoklukta birliği birlikte çokluğu kavrayamayanlar. İnsanî benliğin tutsaklığından, olumsuz tutkuların baskılarından kurtulamayanlar. Özgürlük ahlâkı adı altında her türlü bencillikten, çıkarcılıktan vaz geçemeyenler. Çağımızın bunalımlarının kökünde saklı olan kötülüğü bir erdem anarşisi haline getirenler.
İkinci grubta olanlar ise: İdeal ve iyimser bir akideyi savunurken gerçeğin halini ideal bir düzeyde temsil edemeyenler. Yüce Yaradana İmanı kabul ettikten sonra, onunla bağlantı kurmakta başarısız olanlar. Bunlar, günah ve vesveseden gönüllerini arıtamayanlar, bu arınmada yol alıp erişilecek makama erişemeyenlerdir. Bunlar, namazılarıyla, niyazlarıyla kulluk görevlerini ifa ederler ama günah kirlerinden arınamayanlar. Bilinenle bileni birleştiremeyenler, maddi hayata bağlı kalan nefislerini, manevi hayata zerk edemeyenlerdir. Zihin ve irade güçlerini ve verimliliklerini çıkar tasasından arındıramayanlardır. Kendi fikrinde olmadığı için kardeşine zulmederek insan haklarına bayrak açanlar, insanlığı bütüncü ve birleştirici olarak görmeyenlerdir bunlar. Bunlar kural tanımazlığı yüzünden en günah olan şeyi en makule dönüştürenlerdir. Âh zavallılar, inandıklarını ve ibadet ettiklerini sanarlar. İçlerinde ve dışlarında o sahte tevazuyu, gururu, bencilliği aradan kaldırmadıkça hakikate ve iyiliğe dolayısıyla ilahi rızaya, saf bir hiçliğe nasıl ulaşacaklar?
Şunu itiraf etmeliyim ki, bu gün İslam Dininin ve kültürümüzün ilkeleri neredeyse hemen her yerde, hem insanın içinde hem dışında, geri çekilmiş ve kendini gösteremez bir hale gelmiştir. İnsanın gerçek dünyası, gerçek erdemi ve gerçek inancı neredeyse bilinmez hale gelmiştir. Türlü nedenlerle ihtirasların parça parça böldüğü hasta bir toplumu andıran bedbaht birini andırıyor bu hal. Sebebi, insani ve islami değerlerimizin özü olan edeb ve haya duygularımızın kaybedilmiş olmasıdır.