BUGÜNE NASIL GELDİK?
Cumhuriyet sonrası izlenen yanlış politikalarla bütün değerlerimiz istismar edildi. Milletimiz, milli ve manevi değerlerinden; devletimiz, Milli Mücadelenin hedeflerinden uzaklaştırıldı. Vatandaşlarımız arasına ayrılık tohumları ekildi. Milletimiz kutuplaştırıldı. Silahlı kuvvetlerimizle milletimiz karşı karşıya getirildi. Devlet millet bütünleşmesi kayboldu.
İstiklal mücadelesi ile elde ettiğimiz bağımsızlık ve egemenlik haklarımız dolaylı yollarla birer birer elimizden alındı. Vesayetçi, belli kurum ve zümrelere devredildi. Devletimiz her alanda dışa bağımlı bir devlet haline getirildi.
NASIL BİR İŞGAL ALTINDAYIZ?
Ülke ve millet olarak askeri işgalden çok daha tehlikeli bir işgalle karşı karşıyayız.
Bu işgal, sivil işgaldir…
Lübnan’da Irak’ta ve Suriye’de Müslümanların fiziki yapılarına yönelik bir saldırı var. İnsanların bedenleri öldürülüyor. Türkiye’de ise sivil güçler (Televizyonlar, gazeteler, dizi filimler vs.) tarafından insanlarımızın ruhu öldürülüyor. Kişilikleri ve kimlikleri yok ediliyor. Millet olmaktan çıkarılıyor, başkaları haline getiriliyoruz.
Irak’ta, Suriye’de ve Lübnan’da insanlar öldürülmek ve yok edilmek istendiklerini açıkça görüyorlar. Acı ve ıstırap duyuyor, bu yüzden tepki gösterebiliyor ve savaşabiliyorlar. Biz, Sovyetler gibi yıkılmak ve parçalanmak, vatan topraklarımızın param parça edilerek, elimizden alınmak, ruhlarımızın, kimliğimizin ve kişiliğimizin öldürülmek istendiğinin farkında değiliz. Bu yüzden tepki gösteremiyoruz. Kendimizi savunma ve savaşma ihtiyacı duymuyoruz.
Türkiye’yi parçalamaya yönelik bu sivil savaş, barış programlarının içerisine gizleniyor. En çok önem verdiğimiz, en çok sevdiği ve saygı duyduğumuz değerler öne çıkartılarak savaş gizleniyor. Bizi yok etmeye yönelik sosyal ve siyasi tuzaklarla kuşatıldığımız halde bunun farkına varamıyoruz.
Önümüze yem olarak uzatılan, ihtiyaçlarımız ve değerlerimizle ilgili programların ardındaki hinlikleri ve hainlikleri, fitneleri ve fitnecileri göremiyoruz. Biz olmaktan çıkıyor, farkında olmadan sömürgecilere hizmet ediyoruz.
Düşman, ya bir insan hakları ve özgürlükleri maskesiyle karşımıza çıkıyor, ya da dini ve milli değerlerimizin bir gereği ve parçasıymış gibi takdim edilen bir programın veya bir projenin içine yuvalanmış olarak çok yakınımızda yer alıyor.
Hayatımızın her alanında topyekün bir savaşla yüz yüze kalıyor, bu savaşla büyük bir değişime uğruyoruz. Dün hayır dediklerimize, bugün evet der, evet dediklerimize de hayır der hale geliyoruz.
Hassasiyetlerimiz, kırmızı çizgilerimiz başkalaşıyor. İhlaslar, samimiyetler bitiyor. Kendimizi adadığımız, hayatımızı ve varlıklarımızı feda ettiğiniz değerlerimiz farklılaşıyor.
Karşı karşıya olduğumuz savaştan çok, asıl üzücü ve endişe verici olan, Türk milletinin büyük bir çoğunluğunun böyle bir savaştan haberinin olmaması. Yöneticilerin bu savaşa engel olamayışı veya şahsi endişelerle göz yummasıdır.
Yıl 1980 darbe sonrası. Ülkede seçimler yapılacak. Zamanın ABD Türkiye büyükelçisi iktidar adayı parti liderlerini ziyaret ediyor. Milliyetçi Demokrasi Partisi Genel Başkanı emekli orgeneral ve eski büyükelçi Turgut Sunalp'ı ziyaret ediyor. İktidar olmaları halinde ABD ilişkilerinin nasıl olacağını soruyor. Turgut Sunalp ben önce ülkemin menfaatini düşürüm şeklinde açıklamalarda bulunuyor. Büyük elçi Paşam sizden iyi bir muhalefet olur diyor.
Diğer bir iktidar adayı Anavatan Partisi Lideri Turgut Özal’ı ziyaretinde aynı soruyu ona yöneltiyor. Turgut Özal, ABD’nin menfaati bizim menfaatimiz, bizim menfaatimiz ABD’nin menfaatidir diyor. Büyükelçi sizi tebrik ederim. Biz sizi Türkiye’nin başında başbakan olarak görmek istiyoruz diyor.
Ve öyle oluyor. İktidar adayı partilerin söylemleri ne olursa olsun kurulmadan ve şeçimlerden önce ilk uğrak yeri ABD oluyor. Milliyetçi, muhafazakar söylemleriyle milletin oyunu alarak iktidar olan bir hükümet. Avrupa birliğine girme girişimlerimizin yoğunlaştığı bir dönem. Devlet Bakanlığı, Turizm ve Kültür Bakanlığı, Dış İşleri Bakanlığı, Başbakanlık yapan Mesut Yılmaz’a bir Alman parlamenter şunları söylüyor.
Avrupa birliğine girmekte ısrar ediyorsunuz ama birliğe girdiğiniz zaman egemenlik haklarınızın bir kısmını bize devredeceğinizi, İstanbul’un Fethini, Çanakkaleyi, 19 Mayısı, Kurtuluş Savaşını unutmanız gerektiğini biliyor musunuz diyor. Mesut Yılmaz evet, hükümet olarak biz biliyoruz. Devleti idare eden siyasi erk de biliyor. Ancak bu gün bunları dile getirmenin bir manası yok. Bunları konuşmayalım diyor. Millet bunları bilmiyor.
Yıl 1996. İstanbul’da yapılan “Habitat II” Toplantısında BM Genel Sekreteri Butros Gali, açılış konuşmasında, ülkemizi eyaletlere bölünmüş gibi tanıtarak “Türkiye Federal Cumhuriyeti” diye söz etmiş ve İstanbul hakkında da “İstanbul Federe Devleti” şeklinde konuşmuştur. O sırada toplantıda hazır bulunan, Milletin milli ve manevi değerlerini öne çıkartarak iktidar olan, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve diğer yüksek düzeyde devlet erkanı bu saldırı karşısında sessiz kalıyor ve hiçbir tepki göstermiyor. Millet bunları bilmiyor. Bunları toplumda yaygın olarak takip edilmeyen basın organlarında okuduk.
Yıl 2017 dini ve milli değerleri öne çıkartarak uzun süredir iktidarda olan bir hükümet. Ülkemiz ve bölgemiz üzerinde hesabı olan ABD ve Avrupa birliği hakkında yağıp gürlüyor. Milletin duyguları okşanıp desteği alınıyor. Seçimler sonrası ABD ve Avrupa birliği kapılarına dayanıp söylenenlerin iç siyaset gereği, oy alabilmek için söylendiği ifade edilerek, seçim dönemini unutalım ilişkilerimizi normalleştirelim deniyor. Millet, bu ikiyüzlülüklerin perde arkasında neyin olduğunu bilmiyor.
15 Temmuz darbe girişimi Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan’a ve Ak Partiye karşı yapılmamıştır. Ülkede iç savaş çıkarmaya yönelik Türk milletine ve silahlı kuvvetlerimize karşı yapılmıştır.
Bu gün Gazi Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabe’de şu şartlarda dahi vazifen diye belirttiği şartlardan çok daha tehlikeli bir işgalle karşı karşıyayız.
Mevki ve makam sevdası, şahsi gelecek kaygısı, maddi çıkar endişeyle izlenen politikalarla milletin birliği, vatanın bütünlüğü tehlike altına girmiştir. Yapılan siyasi, kültürel, askeri ve ekonomik anlaşmalarla adeta vatanın bütün kalelerinin zaptedilmesi, Ergenekon- balyoz davaları ve 15 Temmuz darbe girişimi ile ordumuzun dağıtılması, birliğimizin bozulması gibi varlık ve bekamızı ilgilendiren çok vahim durumlarla karşı karşıyayız.
NE YAPMAMIZ GEREKİR?
Savaşlar bu denli sinsice yapılırken; ülkemiz gizli sivil bir işgal altındayken, Altı asır İslam’ın sancaktarlığını yapan, İslam ümmetinin ve tüm mazlum milletlerin hamisi olan, dünyaya adalet dağıtan milletimiz, İslam’ın temel ilkelerinden uzaklaştırılırken. Ülkede sosyal adaletsizlik, şiddet, cinayet, hırsızlık, yolsuzluk, yoksulluk, ahlaksızlık, boşanmalar, intaharlar hızla artarken devlet; ekonomideki faiz başta olmak üzere her alanda İslam’ın temel ilkelerinden hızla uzaklaşırken;
Cahiliye Araplarının mal, evlat ve akrabalarının çokluğunu gurur ve şeref saymalarını eleştiren ve gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağını belirten yüce Allah’ın “Tekasür” suresindeki “Çokluk kuruntusu sizi o derce oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz. Hayır! yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz! Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız, mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. Nihayet o gün ( dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” Uyarısına rağmen İmam-Hatip okullarının çokluğuyla, Kur’an ve siyer derslerinin seçmeli ders olmasıyla, elde edilen imkanlar ve sahip olunan güçle övünme, bunların Müslümanlar için büyük bir zafer olduğunu düşünme yanlışlığına düşmeyelim.
Yapılan 15 Temmuz kutlamalarıyla İstanbul’un Fethi, Çanakkale Zaferi, 19 Mayıs, Kurtuluş Savaşı gölgeleniyor. Şanlı zaferlerimiz ve gerçek düşmanlarımız unutturulup millet, birbirine düşman iki kutup haline getirilmek isteniyor. Uyanalım! Düşmanın bizi ayrıştırma oyununa gelmeyelim!
Dünyada devam eden mücadele Hak-Batıl mücadelesidir. Hakkın kılıcı “Cundullah “ diye isimlendirilen Türk Milletine yönelik emperyalist ülkelerin, Arap Baharı ve BOP projesi ile yaktığı ateş çemberi ülkemizi sarmaktadır.
Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlarının haktan gözükmesi ve bizim gibi konuşması en büyük tehlikedir.
Çare, Yeniden Milli Mücadeledir. Zalimlerin hangisi ile ortaklık yapılmasının gerektiğini düşünen zihniyetin dili ve söylemi ne olursa olsun milli olması mümkün değildir.
Yeniden Milli Mücadeleci Millet Partisi kadrolarının 60 yıldan beri yaptığı Milletim Uyan! Varlığımızın, birliğimizin ve geleceğimizin tehlikede! çağrısına kulak verelim. Hep birlikte “Yeniden Milli Mücadele” vermek zorunda olduğumuzun farkına varalım.
Türk milleti, yeni bir Milli Mücadele ile her alanda İstiklal ve bağımsızlığını yeniden kazanacak güce ve kudrete sahip bir millettir.
Gelin bütün farklılıklarımızı bir kenara bırakalım. İstismarcı, milleti ayrıştıran, ülkeyi olağanüstülüklere mahkum eden mevcut siyasi anlayışlara itibar etmeyelim. Ordu millet el ele, siyasetten ekonomiye her alanda yeni bir Milli Mücadele başlatalım. Milletin tamamını kucaklayan ”Muhteşem Türkiye”yi kuracak gerçek milli kadroların iktidar olmasını sağlayalım.