1981 yılı eylül ayı okullar açıldı, kar yağana kadar öğrencilerin okula devamı pek olmazdı. Ben ve eşim okula gelen çocuklarla ilgileniyorlarduk.
Eylül ayının üçüncü haftasında, öğrencileri teneffüse çıkarıp, lojmana gitmiştik az sonra bir öğrenci geldip:
— Örtmen! Örtmen ha, dolmuş, bi tene dolmuş geldi...
Öğrenci ne olduğunu anlatamadı, ben de millî eğitimden yetkili birileri geldi sanmıştım.
Okulun kapısına gittiğimde bir dolmuş yanaşmış, dört erkek, dört bayan dolmuştan indirilen eşyaları duvarın kenarına çekiyorlardı.
— Hoş geldiniz, faslından sonra tanıştık.
Okula Mersin İli’nden yeni atanan Seval Yıldız, Fatma Taş, Güzay Ulu, Münevver Çevik öğretmenler, diğerleri de babalarıydı. Küçük odaya eşyaları yerleştirdikten sonra onları eve davet ettim. Hemen bir yemek hazırlandı, gelenlerin karınlarını doyurduk.
Yemekten sonra öğretmenlerin kalacakları yerleri gezdirdim. Hiç kimse gördükleri yerleri beğenmeyip köyden ev tutmak istiyorlardı. Köyde kiralık bir ev yoktu, sonunda köyün girişindeki okul binasının benim ilk önce kaldığım yerde kalmaya karar verdiler.
Öğretmenlerin kalacakları yere, eşyaları köylülerin kızakları ile taşıttırken, Seval Yıldız’ın babası Sadettin Yıldız öğrencilere ders veriyordu. Kendisi Anamur Halk Eğitim Müdürlüğü yapmış ve emekli olmuştu. Taşıma işini biitirip sınıfa girdiğimde birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar birleştirilmişti.
Sadettin bey coşkuyla anlatıyor, öğrenciler pür dikkat dinliyorlar, o da konuşmasının ilgiyle dinlenmesinden memnun, derse devam ediyordu. Çocukların dikkatle dinlemeleri, konuya ilgi duymaktan değildi. Sadettin Bey’in anlattıklarınının bazı kısımlarını üç-dört öğrenci haricinde hiç kimse anlamıyordu.
Araya girmek istedim, Sadettin Bey coşmuştu:
— Çocuklar sonbahar geldiğinde havalar soğur. Tarlalardan sebze ve meyveler toplanır. Anneler salça ve konserve yaparlar. Evlerin kışlık bakımları yapılır. Göçmen kuşlar sıcak ülkelere giderler. Evlere odun ve kömür alınır. Babalarınız sizlere kışlık giyecekler alırlar...
Konu uzadıkça uzayıp gidiyordu, bir fırsatını bulup araya girdim:
— Hocam, çocuklar sizin anlattıklarınızı anlamıyorlar. Bunların çoğu Türkçe bilmiyor...
Adamın gözleri sulandı. Mendilini çıkararak akan yaşlarını sildi ve:
— Siz bunlara nasıl eğitim-öğretim yapıyorsunuz?..
— Bazen Türkçe, bazen bildiğimiz kadar kendi dillerinden konuşarak, Türkçe bilen öğrencilerin yardımıyla, bunlarla anlatmakta zorlandığımızda da titayro oynar gibi hareketler yaparak... Birinci sınıfta hem dil öğretiyor, hem de okuma-yazma. Ama ne zorluklar çektiğimizi Allah bilir.
Sınıfta yaptıklarım çalışmaları anlattıktan sonra dersi bırakarak dışarı çıktık.
Sadettin Bey’e yaşadıklarımızdan örnekler verdim:
— Birinci sınıfı okutuyordum, öğrenciler tek kelime Türkçe bilmiyorlardı. Dört ve beşince sınıf öğrencilerinden yararlanarak onlara her ne dersem tekrar etmelerinin gerektiğini öğrettim. Önce okuldan, sınıftan, sınıfın araç ve gereçlerinden, öğretmenden izin almaktan başladım. “Çocuklar bu kapıdır,” diyorum. Onlar da “Çocuklar bu kapıdır,” diyorlar. “Ayağa kalkın” diyor, elimle kalkmalarını işaret ediyorum. Onlar da aynı şeyi söyleyip, hareketlerimi taklit ediyorlar. Bazen “Susun! Konuşmayın!” diye bağırıyorum. Onlar da bana aynı şeyi söyleyip bağırıyorlar. İlk bir iki ay içinde çok zorluk çekiyoruz...
Bir gün öğle üzeri köye millî eğitim müdürü Nazmi Barut geldi. Camide öğle namazını kıldıktan sonra öğretmenlerin babaları, cami imamı Şeyh Mahmut ve birkaç köylü de cami kapısında oturduk. Bayan öğretmenlerin babaları, millî eğitim müdüründen kızlarının daha merkezi bir yere tayinini istediler. Köyde ev bulamadıklarından yakındılar.
Millî eğitim müdürü başka yere tayinlerinin mümkün olmadığını anlattı. Sonra şöyle ilave etti:
— Ben size söylemiştim. Burada Ahmet Karaaslan olmasaydı, kızlarınızı bu köye vermezdim. Kızlarınızın kendi evlerinde oldukları kadar rahat edeceklerinden eminim... Böyle bir yere tayin olduklarına dua edin.
Sekiz kişiyi on gün evimde yedirip ve yatırdım. Kızlarını yerleştirdikten sonra babaları, bana teşekkür ve Anamur’a davet ederek çok memnun olarak ayrıldılar.
Bir hafta sonra birer gün ara ile iki bayan öğretmen daha verildi. Birsen Uzun Anamur İlçesi Karayazı’dan babası ile Gönül Kamuk ise Mersinin Mezitli’den annesi ile birlikte geldi. Dördü de yine bana misafi oldular.
Yasin ağladıkça beşiğini Gönül’ün annesi sallar, eşim de ev işlerine bakardı.
Birsen ile Gönül de köy içindeki okulun küçük odasına yerleştiler. Birsen’in babası üç gün kaldıktan sonra köyden ayrıldı. Gönül’ün annesi ise iki hafta köyde kaldı.
Bir gün Sıkı Yönetim Komutan Yardımcılığı’ndan yazı geldi. “Okul çağındaki tüm kız ve erkekler okula yazılacaklar!”
Bu yazı üzerine doksan sekiz yeni öğrenci kayıt ettim, üç birinci sınıf şubesi oldu. Yetmiş dört kız, yirmi dört erkek. Dershane yetersizliğinden ikili öğretim yapmak için olur aldım.
Birinci sınıflar üç şubeye bölünüp boşta kalan öğretmenler arasında eşimi, Güzay, Birsen’i görevlendirdim.
Yılmaz Ergun Bitlis’e yeni Vali olarak atandı.
Yasin’in beslenmesi ve bakımı olduğunda eşimin sınıfına müdürü ben giriyordum.
Bu sınıfta İzzet Aktaş’ın eski hanımından Menderes isimli bir çocuğu vardı. Önlüğünün altındaki şalvarı sürekli düşer, hiç durmadan iki eliyle şalvarını yukarı çekerken bir de vücudunu hareket ettirmesi çok komik bir görüntü oluşturuyordu. Diğer öğrencilere göre harf ve şekilleri kolay kavramıştı. Öğrencilerden yuvarlak harfleri yapmakta güçlük çekenlere bilgiçlik taslayarak nasıl yapmaları gerektiğini anlatışına gülmekten kendimi alamıyordum: “Guro, kılolik çike, kılolik çike…” (Oğlan, yuvarlak köfte gibi yap.)
Aynı sınıfta Nuriye Gürbüz okula zamanında yazılmış olsaydı, şimdi dördüncü sınıfta olacaktı. Zihinsel özürlü bir ağabeyisi var. Adına “Sahi Sülo” (Deli Sülo) diyorlar. Nuriye’de de onun biraz eseri görünüyordu. Durmadan her şeye gülüyor, kavraması da biraz geridir. Ben “Kalem al.” fişini tahtaya yazdmı, büyük fişi astım, küçükleri de dağıttım. Kalem verme eylemi ile birlikte her birini topluca okuttum. Sınıftaki öğrencilere sırayla bireysel olarak okuttum. Sıra Nuriye’ye geldi, bir türlü “Kalem al.” diye okuyamıyor. Ben “Kalem al.” dedikçe o da “Kelem al...” diye tekrarlıyodur. Köyde lahanaya “kelem” diyorlardı.
Okul mevcudu 200’ün üzerinde olan okullara müstakil müdürlük veriliyordu. Okula devam eden iki yüz otuz iki öğrenci vardı. Bir yazı ile müstakil müdürlük verilmesini talep ettim. Bir perşembe öğle üzeri eli çantalı birisi okula geldi, kendisini tanıttı:
— İlköğretim müfettişi Abdullah Yıldız dedi.
Yakın köyleri dolaşarak bize gelmişti. Akşam bizde kaldı, hoşça sohbet ettik. Müstakil müdürlük yazısının incelemesine gelmişti. Müstakil müdürlük raporunu olumlu vereceğini söyledi. Öğrencilerin okula devamını, okuldaki ahengi ve çalışmayı çok beğendi. Gezdiği köylerde böyle devam görmediğini belirtti. Ayrıca şunu ilave etti:
— Ahmet bey, siz öğrencilerin devamını bu şekilde sağlayın. Okul bahçesinde oynasınlar yeter, isterseniz hiç ders yapmayın...
Gece bizde misafir olarak kaldı. Cuma akşamları “Yasin-î Şerif” okumayı adet edinmiştim. Akşam yemeğinden sonra Abdulla Yıldız’ın yanında yine Yasin-î Şerif okudum. Bundan sonra bana alaylı bir şekilde “Molla” diye hitap etmeye başladı. Bir gece kaldıktan sonra gitti.
Müstakil okul müdürünün yönetmelik gereği haftada dört ders okutması gerekiyordu. Tüm öğretmenlerle konuştum, hepsi de tüm dersleri eşimin sınıfından almamı, onun küçük çocuğu olmasından dolayı zor durumda kalmaması gerektiğini söylediler. Resim, müzik, beden eğitimi derslerini eşimin sınıfından; Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini de Gönül Kamuk’un beşinci sınıfından aldım.
Daha önce erkeklere okuma-yazma kursu açmış, on yedi kişiye okuma-yazma belgesi düzenlemiştim. Milli Eğitim Bakanı Hasan Sağlam imzalı bir takdir belgesi verildi.
Millî eğitimden sık sık yazı geliyor, bayanlara da okuma-yazma kursu açılması isteniyordu. Köylülerle konuşup durumu anlattığımda bayanlara kurs açılmasına kimse yanaşmıyordu. Üstelik örnek göstererek “neden İçgeçit’te, Bayramalan’da, Simek’te, Bölükyazı’da yoktur da bizim köyde kurs oluyor ki? Diyorlardı.
Bunlar, işin ciddiyetini bilmiyorlardı, sıkıyönetim bu kursu açtıracaktı. Kendilerini iknaya çalışıyordum:
— Bakın sizin için bu durum büyük bir şanstır. Köyünüzde yedi tane bayan öğretmen vardır. O söylediğiniz köylerde hiç bayan öğretmen yoktur. Yarın bu bayanlar gidince, karılarınızı, kızlarınızı erkek öğretmenlere göndermek zorunda kalırsınız!
Diyor yine de bir kişiden olumlu cevap alamıyordum.
Bir hafta sonra sıkıyönetim komutan yardımcılığından tüm köy okul müdürlüklerine bir yazı geldi. Köylerin imamları, muhtar ve müdürleri Bitlis Halk Eğitimi Merkezi’nde toplantıya çağrıldı.
Toplantıda Vali Yılmaz Ergun, Sıkı Yönetim Komutan Yardımcısı Yzb. Necmettin Tambaş, Millî Eğitim Müdürü Nazmi Barut vardı. Toplantı başladığında Yoklama yapıldı, herkes eksiksiz toplanmıştı. Bayanlara mutlaka okuma-yazma kursu açılması isteniyordu.
Söz alan muhtarlar, köylerinde bayan öğretmen olursa, karılarını ve kızlarını daha rahat kursa göndereceklerini, köylerine bayan öğretmen verilmesini istiyorlardı.
Müfettiş Abdullah Yıldız söz alarak konuşmasında:
— Sayın valim, sayın sıkıyönetim komutan yardımcım, bir hafta önce Arıdağ Köyü’nde idim. Köyde yedi tane bayan öğretmen vardır. İşte müdürü de burada, arkadaşlar kurs açmak için çok çaba gösteriyorlar. Buna rağmen bayanlar gönderilmiyor. Eğer bayan öğretmen olursa göndeririz diyenler yalan söylüyorlar. Öğretmen verilse bunlar yine göndermezler!”
Vali Yılmaz Ergun, Yüzbaşı Necmettin Tambaş ile aralarında bir konuşma oldu. Sonra vali gürleyerek konuştu:
— Öğretmenlerde bayan erkek diye bir ayrım yapılmayacak! Her köyde mutlaka kurs açılacak. Önümüzdeki haftadan itibaren açılan kursların yazısı millî eğitim müdürlüğümüze gönderilecek, konunun takipçisi olacağız. Müdür, muhtar ve imamlar kursun açılmasından sorumludurlar!..
Toplantı bitti, muhtar ve Şeyh Mahmut yanıma geldiler.
— Hoca sen her evden birer tane kadın yaz, listeyi hazırla. Cuma günü camide okunsun.
Köye döndükten sonra, tüm bayan öğretmenlere birer sınıf olacak şekilde liste hazırladım. Cuma günü namazdan önce camideki cemaate Bitlis’deki toplantı ile ilgili bilgi verdikten sonra kursiyerlerin listesini okudum. Sınıfları belirleyerek kursun pazartesi başlayacağını ilân ettim.
Bundan bir hafta sonra okulun giriş kapısı önünde evi olan Hacı Mehmet Çelik, öğretmenleri yemeğe davet etti.
Hacı Mehmet, seksen yaşlarında, iri yarı bir adamdı. Pamuk gibi beyaz saçları ve sakalları vardı. Başına bağlamış olduğu siyah poşu, saç ve sakalını olduğundan daha beyaz gösteriyordu. Büyük ellerinin üzerinde kocaman beyaz lekeler görülüyordu. Bunların aynısından yüzünde de çok sayıda lekeler vardı. Alt dudağı sanki şişkin, iç yüzeyi yalama olmuş gibi görünüyor. Sigarası elinden hiç eksik olmazdı. Küçük yaştan beri içtiğini söylüyordu. İlerleyen yaşına rağmen hâlâ bir genç gibi diri ve canlıdır. Kocaman meşe kütüklerini parçalayışı, kamyonun arkasından sıçrayarak binişi beni hayrete düşürüyordu...
Hacı Mehmet, Menzil’deki Şeyhe bağlıydı. Sabah namazına kalkmakta geç kaldığında iki jandarmanın gelerek kendisini namaza kaldırdıklarını gururla anlatıyor, bu yüzden sabah namazını hiç kaçırmazmış.
Yemekten sonra Gönül, Birsen, ben ve Hacı Mehmet bir odada oturuyoruz, eşim ile diğer dört bayan öğretmen kadınlarla diğer odada çay hazırlıyorlardı. Gönül, diğer beş bayana göre çok serbest tavırlıydı. Onu tanımayan birisi bu tavırlarından dolayı hakkında kötü şeyler düşünebilirlerdi. Ailede çok serbest yetiştiği belliydi. Söz dönüp dolaştı, askerin geçen günlerdeki köyü aramasına geldi. Yeni gelen öğretmenlerin hepsi de ülkücü görüşteydiler, ama pek şuurlu göründükleri söylenemezdi.
Hacı Mehmet, sıkıyönetimde tüm kürtçülerin korkularından dağlara kaçtığını, kürt devleti kurmanın bir hayal olduğunu anlatmak istiyordu. Gönül’e hitaben şöyle söyledi:
— Huce hanim, hani ayrı devlet guruyordun, ayrı bayrak asıyordun! Nere gittin onlar nere? Haşa huzurundan, girdi ananın... na, girdi ananın... na!
Ben, utancımdan kıpkırmızı kesildim. Onun söylemek istediği şey farklıydı ama ancak bu kadar ifade edebiliyordu...
DEVAM EDECEK