Cumhuriyet Meydanı'nda banklar üzerinde oturan onlarca kişiyle yaptığım söyleşilerde gördüm ki, bu insanların hemen hepsi ortak bir noktada buluşuyordu: Geçim sıkıntısı. Konuştuğum insanların büyük çoğunluğu, yıllarca çalışıp didinmelerine rağmen umutlarının boşa çıktığını söylüyordu. Kimi uzun uzun hayat hikâyesini anlattı, kimi ise bütün ömrünü tek bir cümleye sığdırdı: "Var gücümüzle çalıştık; fakat hayatımızı sarsan, tarif edilmesi güç bir çarpıklığın içinde yaşamaya mahkûm edildik."
"Peki, bu mekanı, bu manzarayı nasıl tarif edersiniz?" diye sorduğumda aldığım cevaplar birbirine çok benziyordu: "Burası, duygularını içine gömenlerin, zihninden kaygı ve korkuyu eksik etmeyenlerin sığındığı yerdir."
Kimileri, "Hatıraların insana hem acı hem tatlı bir huzur verdiği; yapmak isteyip de yapamadıklarını paylaşan insanların buluştuğu mekândır burası." diyordu. Kimileri ise, "Hayatın hayal kırıklığına uğrattığı insanların sessizce toplandığı yerdir," diye cevap veriyordu.
İçlerinde, eşinin bitmek bilmeyen isteklerinden bunaldığını söyleyip uzun zamandır evden uzaklaşmayı alışkanlık hâline getirenler vardı.
Ruh hâlinin her gün değiştiğini söyleyenler...
Oturduğu yerde sessizce etrafı seyredip, söyleyemediklerini donuk bakışlarına yükleyenler...
"Ruhum iş yerimin dışına hiç çıkmadı. Ömrüm, bu şehrin dar sınırları içinde yorucu bir yolculukla geçti." diyenler...
Konuşmasını pişmanlık ve kahır dolu cümlelerle tamamlayanlar...
"Yalanın çoğaldığı bir dünyada samimi ve namuslu insan bulmak her geçen gün zorlaşıyor." diye dert yananlar...
"Herkes fakirlikten şikâyet ediyor; ama şükür duygusunu da yitiriyor." diyenler...
Bir başkası ise siyasetçilerin yıllardır verdikleri vaatleri hatırlatarak şöyle diyordu: "Gerçekleşeceği söylenen umutlar ruhumuzu sarstı. Etrafımız karanlığa büründü. Ne umut kaldı, ne teselli, ne de geleceğe dair bir sezgi..."
Bazıları bana dönüp hüzünle şu soruyu yöneltiyordu: "Bu dünyada insanın insanı anlaması kolay mı? Sen gerçekten beni anlayabilecek misin?"
Kimileri de kollarını göğsünde kavuşturmuş, dalgın gözlerle uzaklara bakan insanlardı sanki kaderin düğümlediği hayat bağlarını çözmeye çalışıyorlardı.
"Hayatın ağırlığı omuzlarımıza çöktükçe içimiz parçalanıyor." diyenlerin sesi hâlâ kulaklarımda.
Kimse başkasının zenginliğini kıskandığını söylemiyordu. Ancak haksız kazanç elde edenleri gördükçe içlerinin acıdığını ifade ediyorlardı. Buna karşılık, zekâsıyla, emeğiyle servet kazanan; üretimiyle ve vergisiyle devletine sadakat gösteren insanlara da minnet duyduklarını özellikle dile getiriyorlardı.
Bu insanların anlattıkları yalnızca şahsî dertler değildi. Onların sözlerinde toplumumuzun ortak sancısı vardı. Geçim mücadelesi, ruh dünyalarının üzerine çıkmış; hayatlarını yalnızca ayakta kalma çabasına dönüştürmüştü. Daha acı olanı ise, geçim sıkıntısı içinde bunalan insanlar, kalabalıkların peşine takılıyor; herkesin alkışladığı kâbusu onlar da alkışlamak zorunda kalıyordu. O an düşündüm ki, varlıkla yokluk arasında akıp giden ömrümüzün gerçek idarecisi olan ruhumuzu sonsuzluğa, yani Yüce Yaradan'a teslim etmedikçe, duygularımız bizi yönetmeye devam edecektir. Zevkimiz bizi esir alacak, sonunda kendi nefsimizin esiri olacağız.. İşte o zaman, bedenimizin arzuları öne çıkacak. Hakk'a teslimiyet geri çekilecektir. Böyle bir hayatın sonunda ise insanın geriye dönüp baktığında göreceği şey, çoğu zaman derin bir pişmanlıktan başka bir şey olmayacaktır.
Belki de kalabalıkların ortasında kendi hakikatini kaybederek en büyük yalnızlığa düçar olacak, vicdanının derinliklerinde kim olduğunu bile unutmaya başlayacaktır..