Şehirlerin de insanlar gibi bir hafızası vardır. Bazı meydanlar yalnızca taş, beton ve ağaçlardan ibaret değildir; yaşanmışlıkların, sevinçlerin, hüzünlerin ve sessiz bekleyişlerin de tanığıdır.
Kayseri'nin kalbi sayılan Cumhuriyet Meydanı da işte böylesine derin anlamlar taşıyan bir mekândır.
Uzun zamandır Kayseri'nin farklı semtlerinde, farklı okullarında ve toplumun değişik kesimlerinde yaşayan insanların hayat hikâyelerini, ruh dünyalarını ve hayata bakışlarını "Düşünce Turu" başlıklı köşe yazılarımda okuyucularımla buluşturmayı arzuluyordum. Çünkü bir şehri tanımak, önce o şehrin insanını tanımaktan geçer. Sokaklar, caddeler ve binalar zamanla değişebilir; fakat insan hikâyeleri bir şehrin gerçek kimliğini oluşturur.
Bu düşünceyle ilk durağım Cumhuriyet Meydanı oldu. Tarihî kalenin heybeti, Hunat Camii'nin, Camii Kebir’in ve Bürüngüz Camii’nin huzur veren atmosferi, Saat Kulesi'nin zamana meydan okuyan duruşu, Atatürk Anıtı'nın taşıdığı anlam ve karşı tarafta bütün vakarını koruyan Valilik binası…
Geçmiş ile bugünün yan yana yürüdüğü bu meydan, Kayseri'nin adeta açık hava hafızasıdır.
Meydana yolu düşenlerin dikkatini ilk çeken görüntülerden biri ise kale önündeki banklarda ve sur duvarlarının kenarında oturan yaşlı insanlardır.
Kimisi sessizce uzaklara bakar, kimisi tanıdık bir simayı bekler, kimisi de yıllardır süren dost sohbetlerinin içinde vakti unutur.
İlk bakışta sıradan görünen bu tablo, aslında derin anlamlar taşır.
Toplumun büyük bir kısmı onları yalnızca "meydanda oturup gelip geçeni seyreden emekliler" olarak görür.
Oysa birkaç dakika yanlarına oturup sohbet ettiğinizde, her birinin ardında koskoca bir ömür bulunduğunu fark edersiniz.
Kimi yıllarını fabrikanın gürültüsü içinde geçirmiş, kimi memleketin dört bir yanında devletine hizmet etmiş, kimi çocuklarını okutabilmek için ömrünü alın teriyle tüketmiştir.
Bugün sessizce oturan bu insanlar, aslında bu şehrin görünmeyen mimarlarıdır.
Sohbetlerimiz sırasında birbirinden ilginç hayat hikâyeleri dinledim. Kimisi yalnızlıktan kaçıp insan sesine sığınıyordu. Kimisi evde bunalmamak için her sabah aynı saatte meydana geliyordu. Kimisi ise eşinin verdiği küçük alışveriş listesini tamamladıktan sonra dostlarının yanına uğramayı ihmal etmiyordu.
Bazıları için Cumhuriyet Meydanı bir buluşma noktası değil, adeta ikinci bir ev olmuştu.
Yüzlerine dikkatle baktığınızda zamanın derin çizgilerini görüyorsunuz. Her çizginin ardında bir mücadele, bir fedakârlık, bir kayıp ya da bir umut saklı.
Konuştukça anlıyorsunuz ki onların asıl ihtiyacı ne maddi bir kazanç ne de gösterişli sözler…
En büyük ihtiyaçları, dinlenilmek, hatırlanmak ve unutulmadıklarını hissedebilmek.
Modern hayat, insanları birbirine yaklaştırırken gönülleri birbirinden uzaklaştırdı.
Aynı apartmanda yaşayan komşular birbirini tanımaz hâle geldi.
Evler büyüdü ama sohbetler küçüldü.
Kalabalıklar arttı ama yalnızlık da çoğaldı.
Belki de bu yüzden Cumhuriyet Meydanı, emekliler için yalnızca bir meydan değil; dostluğun, paylaşmanın ve hayata tutunmanın son sığınaklarından biri hâline geldi.
Bu ilk ziyaretim bana bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Bir şehrin gerçek zenginliği yüksek binaları değil, içinde yaşayan insanların biriktirdiği hayat tecrübeleridir.
Eğer bu hikâyeleri dinlemez, kayda geçirmez ve gelecek nesillere aktarmazsak, aslında kendi hafızamızı da yavaş yavaş kaybetmiş oluruz.
Cumhuriyet Meydanı'ndaki bu sessiz yüzlerin her biri, başlı başına yazılmayı bekleyen bir kitap gibiydi.
Bir sonraki yazımda, beni derinden etkileyen bu hayat hikâyelerinden ilkini siz değerli okuyucularımla paylaşacağım.
Çünkü bazen en büyük dersler, en sessiz insanların anlattığı hikâyelerde saklıdır.(Devam Edecek)