İnsanlığın yükselişini ne malda, ne mülkte, ne din içinde oluşan zümrelerde, ne de devlet içinde kümelenen partilerde aramalıdır. İnsanlığın gerçek yükselişi; aileyi, milleti, hakikati, sanatı ve ahlakı yücelten, bunları yaşatmayı kendisine vazife bilen irade sahibi insan yetiştirmekle mümkündür. İnsan, kendisine verilen akıl sayesinde yeteneklerini geliştirebilir, güçlükleri aşabilir ve hayatın karşısına çıkardığı engelleri aşılabilir bir hile getirebilir. Akıl, karanlıkta yol gösteren bir kandil gibidir. Fakat yalnız akıl yetmez. İnsana doğuştan verilen ödevleri, zaafları, tutkuları ve hevesleri yönetecek bir başka güç daha vardır: İrade.
İrade, insanı diğer varlıklardan ayıran en temel cevherlerden biridir. Çünkü insan, kendisine yön verebilme; nefsini sorgulayabilme, yanlış karşısında direnebilme ve doğru olanı tercih edebilme kudretine sahiptir. Bu sebeple irade; isyanın, sorumluluğun, hürriyetin ve hareketin de başlangıç noktasıdır.
İrade insana yalnızca seçme gücü vermez; aynı zamanda kendisine dönüp bakmayı da öğretir. İnsan nefsini sorgular, zaaflarını görür, kibriyle mücadele eder, sevgisinin ve nefretinin kaynağını düşünür. Kısacası insan, iradesi sayesinde “Ben kimim ve nasıl yaşamalıyım?” sorusunu sorabilir.
Nitekim Kıyâme Sûresi'nin ikinci âyetinde, insanın kendisini sürekli sorgulayan ve denetleyen tarafına dikkat çekilir. Burada insanı yücelten temel özelliklerden birinin, kendi nefsini hesaba çekebilmesi olduğu görülür. Çünkü insanı başkalarının şeref katına yükselten şey, yalnızca sahip oldukları değil, kendisine hükmedebilme kudretidir. Kur'an'ın insana yüklediği anlam da yalnızca bedensel varlığından ibaret değildir. İnsana düşünme, konuşma, yazma, hareket etme ve vicdanıyla tercih yapabilme gibi büyük imkânların da verildiğinden söz eder. Bu imkânların anlam kazanması ise iradenin özgürlüğüyle mümkündür. İrade zayıfladığı zaman insanın yalnızca davranışları değil, insanî bağları da çözülmeye başlar. Aşırı kibir, haddini bilmezlik, bencillik ve nefsin arzularına teslimiyet, insanın iç dünyasında derin yaralar açar. Hayatın bütününü madde, hırs ve ölçüsüz arzular kuşatmaya başladığında insan, kendi ruhunun efendisi olmaktan çıkar; tutkularının esiri hâline gelir. Böyle bir durumda insanın zihni de yavaş yavaş körelir. Dikkat zayıflar, karar verme gücü azalır, kararsızlık ve umursamazlık hayatın üzerine çöker. Günler tembellik, rehavet ve boş vermişlik içerisinde birbirini kovalar. Daha da kötüsü, ruhun derinliklerinde kaba ve ilkel duygular hâkimiyet kurmaya başlar. İrade kaybolduğunda insan; tutkunun, gururun, kötü niyetin, nefretin, kıskançlığın, bağnazlığın ve bencilliğin yönlendirdiği bir varlığa dönüşebilir. Bir süre sonra kendi kararlarını veren bir insan olmaktan çıkar, başkalarının iradesiyle hareket eden bir robot hâline gelir. İşte o zaman ruh bedeninden, beden ruhundan kopar; insan kendisine ait olmayan bir iradenin hükmü altına girer. Oysa irademiz, bizzat kendimizdir. İnsanın haysiyeti de masumiyeti de özgürlüğü de kendi iradesini muhafaza edebilmesine bağlıdır. İradesi elinden alınmış insan, görünüşte yaşıyor olsa bile kendi hayatının sahibi olmaktan uzaklaşmıştır.
İrade, insan denilen öznel varlığın cevheridir. Onu kirleten de temizleyen de yine insanın kendi tercihleridir. İnsanı şerefli kılan; Yaratıcı'ya olan bağlılığını koruyarak yaşaması, düşüncelerini iffetli, sözlerini dürüst, davranışlarını cömert, yaptıklarını doğru, karşılaştığı güçlükler karşısındaki duruşunu sağlam ve yardıma muhtaç insanlara karşı merhametli kılmasıdır. Bütün bunların ötesinde insan, doğru bildiğini hayatı pahasına dahi savunabilecek bir iradeye sahip olmalıdır. Çünkü hakikat, yalnızca bilmekle değil, yaşamak ve savunmakla anlam kazanır.