Değerli Okurlarım,
Cumhuriyet Meydanı’nda sıcak bir günün yorgunluğunu, yaşlı bir çınarın gölgesinde dinlenerek gidermeye çalışıyordum. Gözlerim, meydanın hemen yanı başındaki Bürüngüz Camii’nin bodrum katına takıldı.
İçeri giren çıkan insanların çokluğu dikkatimi çekti. Ellerinde paketler vardı. Yanımda oturan beyefendiye merakla sordum:
“Bu insanlar buraya neden girip çıkıyorlar? Her birinin elinde de paketler var.”
“Bildiğim kadarıyla fakirlere yardım eden bir dernek,” diye cevap verdi.
Bu cevap merakımı daha da artırdı. “En iyisi gidip kendim göreyim,” dedim. Belki de Cumhuriyet Meydanı üzerine kaleme aldığım yazı dizisinin yeni bir konusu doğacaktı.
Bürüngüz Camii’nin bodrum katına indim. Yetkililerle görüştüm. Buranın, bakıma ve yardıma ihtiyaç duyan birey, aile ve gruplara destek olmak amacıyla faaliyet gösteren bir yardım kuruluşu olduğunu öğrendim.
Anlattıklarına göre amaçları yalnızca bir ihtiyaç sahibinin eline bir paket tutuşturmak değildi. Toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunmak, insanların yaşam standartlarını iyileştirmek ve sosyal dayanışmayı güçlendirmekti.
Kadın, erkek, yaşlı, çocuk ayrımı yapmadan ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Kayıtlı yüzlerce insanın yanı sıra her gün, her saat kapılarını çalan yeni ihtiyaç sahipleriyle karşılaşıyorlardı. Gıda yardımı, sağlık desteği, eğitim, yetimlere yardım ve öğrencilere burs gibi çeşitli hizmetler yürütülüyordu.
Görev yapan kadın ve erkeklerin her biri son derece nazik ve mütevazı insanlardı. Sorularımı içtenlikle cevapladılar.
“Sabahları gün doğarken başlıyoruz görevimize,” dediler. “Biz buna, ihtiyaç için gelen insanın sofrasına bir lokma ekmek koyma mesaisi diyoruz. Gün boyunca yaptığımız hizmeti, bir ibadet huzuruyla tamamlamaya çalışıyoruz. Yoksul insanlarımızın hayatına küçücük de olsa bir katkı sağlayabilirsek kendimizi bahtiyar hissediyoruz.”
Yaklaşık bir saat orada oturdum. Gelenleri, gidenleri, sessizce bekleyenleri gözlemledim.
İnsanların yüzlerinde hayatın bıraktığı izleri okumaya çalıştım.
Özellikle kadınlar dikkatimi çekti. Eski ayakkabılar, yılların yorgunluğunu taşıyan giysiler, hayatın ağır yükünü omuzlarında taşıyan yüzler...
Bir insanın yalnızca maddi imkanlardan değil, bazen hayata karşı duyduğu özgüvenden ve ümitten de mahrum kalabileceğini düşündüm.
İnsanın yoksulluğu yalnızca cebindeki paranın azlığı değildir.
Bazen yoksulluk, insanın kendisini değersiz hissetmesidir.
Bazen bir sofradaki eksik ekmektir.
Bazen çocuğunun ihtiyacını karşılayamamanın mahcubiyetidir.
Bazen de toplumun içerisinde görünmez hale gelmektir.
İşte tam da burada yardımın anlamı büyüyor.
“Bizim işimiz şan ve alkış değil, Allah rızasıdır”
Kuruluşun başında bulunan Sayın Burhan Karamustafaoğlu ile de sohbet ettim. Sözleri, yapılan hizmetin yalnızca maddi bir yardım olmadığını anlatıyordu:
“Burası bazı güçsüzler için bir dayanak, bazı susamışlar için serinletici bir gölgeliktir. İnsan yazgısı, payına düşene katlanmaktan başka nedir ki? Eli açık derler cömert olana. Bunun karşıtı cimriliktir. Biri iyiliği, diğeri kötülüğü temsil eder.
Cömertlik insana şeref kazandırır. İnsan verdikçe yücelir. Bir yoksulun dilinden dökülen ‘Allah razı olsun’ sözünden daha güzel bir karşılık olabilir mi? Bence en büyük ganimet budur.
Sofrasında ekmeği, üzerinde giysisi olmayan insan ne yapar? Biz, ekmeğiyle, giysisiyle, yuvasıyla huzur bulan insanlar istiyoruz. Bizim işimiz ne şan ne alkış ne de üstünlük peşinde koşmaktır. Bizim için önemli olan Allah rızasıdır.
Buraya yıllardır yardım eden, kelimelerin kifayetsiz kalacağı kadar hayır yapan insanlarımız var. Çoğunun adını bile bilmiyoruz. Onların tek isteği, Allah rızası için sahip olduklarını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak.”
Bu sözler üzerinde uzun uzun düşündüm.
Gerçekten de insanın en büyük zaaflarından biri, yaptığı iyiliğin görülmesini istemesi değil midir?
Oysa bazı insanlar vardır; sağ elinin verdiğini sol eli bilmez. Adını duyurmak, fotoğraf çektirmek, alkış almak istemez. Sadece bir insanın yüzündeki hüznün biraz olsun dağılmasını ister.
Belki de iyiliğin en saf hali budur. Devam Edecek