Bir sabah ilk derste 2. ve 3. sınıfları ödevlendirdikten sonra birinci sınıflarla fiş yazacaktık.
İçlerinde henüz Türkçe’yi bilen hiç kimse yoktu, onlara fasulyelerini çıkarmalarını işaretle söyledim. İçlerinden sadece birkaç öğrenci ne demek istediğimi anlayarak fasulyelerini çıkardılar.
Diğerlerine de bir öğrencinin fasulye torbasını gösterip, kendi torbalarını çantalarından çıkarmalarını işaret ederek işi tamamladıktan sonra öğrencilerin beni dikkatlice takip etmeleri için oturuş düzenlerini kontröl ettim. Fişlerden birini seçerek okudum ve onların da okumalarını istedim. Yeteri kadar okuma yaptıktan sonra fişi havada, sıranın üzerine parmakla yazmaya başladık.
Sıra fişleri fasulyelerle sıranın üzerinde yazmaya geldi. İlk örneği kendisi yazarak onlara izlettirdi. Onlara da aynı biçimde yazmalarını isteyerek her biri ile ilgilenmeye devam ediyordu.
Burnunun üstüne yara bandı yapıştırılmış, teninde yer yer beyaz lekeler olan, öylece bekleyen minicik bir erkek öğrenci dikkatini çekti. Ona yardım ederken adını sordu. Onun söylediğini net anlayamıyor tekrar tekrar soruyordu. En sonunda isminin “Abdülkuddüs” olduğunu öğrendi. Soyadı da “Teke” olan bu minicik yavrunun üstü-başı pek perişandı. Yanına giderek fasulye torbasını çıkarmasını söyledi. Abdülkuddüs elini önlüğünün cebine daldırdı, sıranın üzerine bir miktar fasulyeyi minik pembe elleriyle bıraktı. Fasulyenin içinde ekmek kırıntıları da vardı. Öğretmen fasulyeleri ekmek kırıntılarından ayırırken o da bir yandan yeniden fasulye çıkarıyor, bir yandan da sıranın üzerindeki ekmek kırıntılarından ağzına atarak yemeğe çalışıyordu. Bu davranışı öğretmenin o kadar hoşuna gitmişti ki, başını okşadığında küçük kafasını kaldırarak gülümseyen bir yüzle ona bakıyordu. Ben öğretmen bir müddet onun çalışmasını izledi, harfleri hep ters algılıyordu…
Günler geçiyor, Türkçeyi öğretmek için çırpınıp duruyordu. Öğretmen, öğrencilere fişleri okuturken kendisinin söylediğini tekrarlamalarını anlatmıştı. Onlar, bu sefer onun her söylediğini aynen tekrarlıyorlardı. Fişleri önce okuyup, onlara “oku” deyince sözünün ardından “oku” diye tekrar ediyorlardı. Ben öğretmen onlara her ne söylerse, aynı şeyi öğretmene tekrar etmeleri çok hoşuna gidiyordu. Zamanla onların soruyu ve cevabı ayırt edeceklerini biliyordu.
Her cuma günleri son dersten sonra Bitlis’e gitmek için köyden çıkarak Bitli-Siirt yoluna ineriz, buradan hangi vasıta rastlarsa onunla Bitlis’e gider, pazar günü ikindiden sonra da Bitlis’ten köye dönerdik.
Cesim, Erzurum’da kayak yarışmasına gitti, ben iki gündür okulda tek başına kalıyor, beş sınıfı idare ediyordum. Sabah namazını kıldıktan sonra biraz Kur'ân-ı Kerim okuma çalışması yaptım. Gece yağan kar, yağmura çevirmiş, Gök gürültülü rüzgârla birlikte bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlamıştı. Can oğlum Alparslan için aldığım sütü de alarak düşe kalka yoldaki lokantaya indim.
Buradaki yağmur, Bitlis’te felaket bir kar fırtınası demekti, eşimi, çocuğumu ve akrabalarımı düşünüyor, onların hallerini merak ediyor, bir felakete uğramalarından endişe duyuyordum. Kayınpederin evi her an çığ tehlikesi altındaydı. Evin çığ altında kaldığı gözümün önüne geliyor, her an bir kara haber alacakmış gibi içimde bir his vardı. Durmadan Allah’a yalvarıyor, dualar ediyordum.
Gelen minibüse binerek bir müddet yol aldıktan sonra şoför yolda bir lokantada mola verdi. O karnını doyurmaya gittiğinde minibüsün camına vuran iri yağmur damları “tıp tıp” diye sesler çıkararak, çeşmeden akan suyu andırıyor, rüzgârın şiddetiyle yukarı doğru akıyordu.
Şoför başka bir minibüsün patlayan tekerini tamir için arkadaşına yardıma gitti, Bitlis’e ulaşımım geciktikte canım sıkılıyor, bu da nereden çıktı diye hayıflanıyordum!.. Yarım saatten fazla bir süren uğraştan sonra nihayet hareket ettik. Yağmur ve rüzgâr hızından bir şey kaybetmiş değildi, Bitlis’e yaklaştıkça yağmurla karışık kar da başlamıştı.
Bir yolcu Kürtçe şoföre eliyle bir yerleri işaret ederek yalvarıyor, o da sert sözlerle cevap veriyordu. Minibüs durur durmaz o yolcu aşağıya aceleyle indi, yol kenarında karı elleriyle deşmeye başladı. Karın altından çıkardığı odun çuvalını sırtladığı gibi dolmuşa getirirken karın altında biriken suya diz kapaklarına kadar battı. Birkaç yolcu daha ona yardıma giderek yedi-sekiz çuval odunu minibüsün içine yerleştirdiler. Minibüse binenler ayaklarındaki çorapları çıkararak suyunu sıkıp giyiyorlardı.
Odun sahibinin keyfi yerine gelmişti, neşesinden Kürtçe bir türkü söylemeye başladı. Tam bu sırada şoförün “yola çığ düşmüş” sözü bende şok etkisi yarattı.
Yola düşen çığdan sonra korkularımın gerçek olmasından iyice endişeye kapılmıştım. Öndeki araçlar uzun bir konvoy oluşturmuşlardı, münibüsten inerek çığın düştüğü yere giderek duruma bir bakmak istedim. Şiddetli rüzgârda düşmemek için direnerek çığa kadar güçlükle gittiğimde, büyük bir kar kütlesi yolu iyice kapamış ve tepe gibi yığılmıştı. Çaresizce geriye dönerek Ağaç Köprü Jandarma Karakol’una girdim. Uzman Çavuş Ali, bizlere çay ikram etti. Jandarma karakolundan Bitlis’e durumu haber vermek istediysem de telefonla bir türlü ulaşamadım, yoldaki telefon direkleri de hasar görmüş olmalıydı.
Akşam yemeğini Ali Çavuş’un evinde yedikten sonra, Ali Çavuş’un tanıdığı bir tanker şoförü de karakola gelmişti. Çığ gelen yöne bir kepçenin gittiğini görünce biz de karakoldan ayrılarak tankere bindik. Yolu açma çalışması devam ediyor, önde elliden fazla araç konvoy oluşturmuş, yeni gelenlerde arkada uzayıp gidiyordu.
Zaman epeyi ilerledi, merak edip yolun açılıp açılmadığına bakmak için tankerden aşağıya inerek çalışmanın ne durumda olduğunu görmek için gittim. Gidip gelirken ayaklarımın içi suyla doldu, pantolonum da diz kapaklarından yukarısına kadar su çekti. Çoraplarımı çıkarıp sıkarak geri giydim, ayağıma naylon bağlayarak pantolonumu çıkarıp pijamayla değiştirdim. Kuru elbise biraz olsun beni ısıtmıştı.
Saat on yediden beri arabanın içinde bekledi, yol saat yirmi üç otuz beş’te tek yönlü olarak açıldı. Şehre bir buçuk kilometre kala tanker yakıt getirmekte olduğu istasyona girince bana geri kalan yolu yaya yürümek kaldı. Yanımda yolculuk yapan diğer arkadaşla yola düştük. Sulu kar bizi yeniden bellerimize kadar ıslattı. Arkadan gelen hiçbir araç sahibi bizi almadı.