Şehrin üstünü karın beyazlığı ile bulutların arkasındaki ayın ölü ışığı sarı bir renge boyamıştı.
İlk defa karşılaştığım bu renk ile birlikte gelen sessizlik, bana dünyanın sonun geldiği ürpertisini veriyordu.
Kocaman şehirde ölüm sessizliği vardı; hiçbir insan sesi duyulmuyor, ortalıkta hiç kimseler görünmüyordu.
Ana yol hariç sokakların tümü kapalıydı. Belime kadar karın içine batıyor, düşe kalka zorla ilerliyordum.
Birden belime kadar karın içine gömüldüm. Ellerimle destek alıp çıkmak için dayandığımda dirseklerime kadar yeniden kara gömüldüm.
Uzun bir çabadan sonra şükür kurtularak yeniden yola düştüm. Eve yaklaştıkça korkum artıyor, acele ettikçe de kalın ve altı sulu kar içinde yürümekte güçlük çekiyordum. Nihayet evi hayal meyal yağan karla örtülmüş olarak gördüm.
Pencereye eliyle vurdum, kapıyı kayınpederim açtı. İçeriye girer girmez üstümü değiştirip kuru giysilerimi giydim. Evin içinde de garip görüntüler vardı, duvarlardan çamurlu sular gelmiş, yatakları ortaya almışlar. Duvarların bazı yerlerinde sıvalar dökülmüş, bu durum felaketin habercisiydi.
Duvarın dibindeki karyolaya uzanıp, lambaları söndürdüm. Hala duvarlardan çatır çatır sesler geliyordu, yataktan fırlayarak lambayı yaktım, kayınpedere duvardan sesler geldiğini söyledim. Kayınpeder oldum olası inat ve kendi bildiğinden şaşmayan bir tiptir. Duvarın sağlam olduğunu, korkmamam gerektiğini söyleyerek konuyu kapadı.
Artık uykum kaçmıştı, saat gecenin üçüne kadar hanımla konuşup durduk. Konuşurken uykuya dalıp gitmiştim, ne zaman uyuduğumu bilemiyordum. Sabahleyin uyandığımda duvarın dış tarafının tamamen çökmüş olduğunu, iç tarafında birkaç taşın ağaçlara destek kaldığını gördüm. “Allah bizi esirgemiş” diyerek dualar ettim.
Durumu haber alan komşular akın akın gelmeye başladılar. Direklerle ağaçların altına destek vererek damın ağırlığını taşlardan kurtardık. Kış gününde bu duvarı örmek için kayınpeder ile kolları sıvadık.
Ben, karın altından çıkarmaya çalıştığım toprağı kararak çamur yapıp kayınpedere veriyor, o da taşları üst üste koyarak duvar örmeye çalışıyordu. Büyük bir taş bir ucundan duvarın yıkılmayan yerinde donarak asılı kalmıştı. Hava ısındıkça buzlar çözülüyor asılı duran taş büyük bir tehlike arz ediyordu. O taşı düşürdükten sonra duvara devam etme önerime kayınpeder her zamanki inadında direndi: “Yoh lo! Bir şey olmaz. Ben şimdi onun altını doldururum” dedi.
Aradan on, on beş dakika geçmişti ki gözümün önünde bir şeyin kayarak aşağıya düştüğünü gördüm. “Aman” demeye kalmadan taş kayınpederin tam kafasına inmişti. Adamcağız oraya yığılıp kaldı, herkesin eli-ayağı dolaştı. Taş çok yakın yerden düştüğünden dolayı Allah’tan bir şey olmamıştı. Yarım saat sonra duvar yapmaya kaldığımız yerden devam etmeye başladık.
Hafta sonlarında Narlıdere’den Bitlis’e, pazar günü akşamları da Bitlis’ten Narlıdere’ye gidip geliyordum. Biricik yavrusu Alparslan çok hastaydı. Minicik boğazından öyle hırıltılar çıkıyor ki! Ciğeri sökülecek gibi öksürüyordu. Anne sütü emmedi, inek sütü ve mama ile besleniyor, çocuk ne yerse geri çıkarıyordu. Kocaman ilde bir çocuk mütehassıs yoktu. Yeni çocuk sahibi olduğumuzdan anne ve baba olarak iyice telaşlandık. Bereket versin yanımızdaki tecrübesi onlar yol gösterdi. Akrabalardan para bularak hastayı Tatvan’a götürdük. Muayeneden sonra doktor, hastalığın üşütmekten ileri geldiğini, aşırı derecede bronşit olduğunu söyledi. On tane iğne ile şurup verdi, günde iki iğne yapılacaktı. Küçücük bedene günde iki kere iğne yapılıyor, iğne esnasında eşim ile ben odayı terk ediyorduk.
Ramazan bayramı şubat tatiline denk gelmişti, Bitlis merkez’de kayın validelerinde bulunuyorduk, Ahlat’tan bacanaklarda Bitlis’e geldiler. Bayram tatlısı yerken benim dişimn ağrısı tuttu. Bacanağın da dişi ağrıyordu, birlikte kalkıp devlet hastanesine gittik. Yeni bir diş doktoru gelmişti, ikimizede de birer iğne yaparak koridorda beklememizi söyledi. Önce bacanağı çağırdı, az sonra geri çıktı, dişi uyuşmamış bir iğne daha vurmuştu.
Arkasından ben girdim, dişçi, kekrpetenle dişi tutar tutmaz canım yandı. Bir iğne de ona yapıldı inleyerek yeniden koridora çıktım. Bacanak girdi ve dişi çekilmiş olarak ağzında pamukla çıktı.
Üçüncü girişimde de dişim uyuşmamıştı, bir iğne daha yapıldı. Dördüncü girişimde çekim sırasında yine canım yanıyordu. Nihayet çat diye bir ses duyuldu. Dişçi ,dişimi kırmıştı, böylece dişi çekemeyeceğini anlamış olacak ki birkaç ilaç yazarak, onları kullandıktan sonra tekrar gelmemi söyledi.
İlk defa gittiğim dişçiden artık çok korkmuştum. Yeniden gelmeye cesaret edemeyecek, ağrıya razı olacak gibiydi. İlaçları alarak eve döndüm, geceyi şiddetli ağrılarla, ağlayarak uyumadan geçirdim.
Sabahleyin bana hastane dişçisinin acemi olduğunu, özel dişçiye gitmemi söylediler.
Orhan isminde Ermeni asıllı bir dişçinin işyerine korkarak gittim. Doktora durumu anlattım, doktor muayene ettikten sonra devlet hastanesindeki doktorun çürük dişini çekmediğini, sağlam bir dişini çekerek onun da kökünün de çenemde kalmış olduğunu söyleyerek bu durumda çekim yapamayacağını, iğne yazacağını bunu yaptırdıktan bir gün sonra çekebileceğini söyledi.
Eczaneden aldığım iğneyi bir akşam bir de sabah yaptırdıktan sonra ertesi gün dişçinin muayenehanesine gittim. Dişçi bir iğne yapınca, çenem beş dakika içinde iyice uyuşmuştu. Koltuğa oturdum, dişimin çekildiğini bile hissetmedim. Ağzıma kerpeten bir daha girdi ve kalan kökü de çıkardı. O şiddetli ağrılarımdan acı vermeden kurtardığı için dişçiye çokça teşekkür ettim.
DEVAM EDECEK