İnsan, yalnızca yiyip içmek, kazanmak, eğlenmek ve dünyada kendisine bir yer edinmek için yaratılmış bir varlık değildir.
Onu diğer canlılardan ayıran asıl özellik, kendi varlığını sorgulayabilmesi, iyiyi kötüden ayırabilmesi ve hayatına bir anlam verebilmesidir.
Fakat insan, zaman zaman kendi hakikatinden uzaklaşır.
Dünyanın geçici nimetleri, nefsin bitmeyen arzuları ve sahip olma tutkusu, insanın içindeki asıl sesi bastırır.
Böyle zamanlarda toplumun da ruhu değişmeye başlar.
Bugün güven duygusunun zayıfladığı, insanların birbirine karşı daha kuşkucu hâle geldiği bir toplum manzarasıyla karşı karşıyayız.
Hile, çıkar, aldatma ve başkasının hakkını gözetmeme gibi davranışların sıradanlaşması, yalnızca bireysel bir ahlak sorunu değildir; aynı zamanda toplumun ruhunda meydana gelen derin bir yaradır.
Çünkü güvenin olmadığı yerde dostluk zayıflar, adalet yara alır, insan insana yabancılaşır.
Asıl mesele, insanın ne kadar kazandığı değil, kazandığı şeyin onu ne hâle getirdiğidir.
Servet insanı büyütmüyorsa, makam insanı adaletli kılmıyorsa, bilgi insanı alçakgönüllü yapmıyorsa ve ibadet insanın ahlakına yansımıyorsa, bütün bunların insanın ruhunda ne kadar karşılık bulduğu yeniden düşünülmelidir.
Din, insanın dış görünüşünü düzenleyen birtakım kurallar bütünü değildir.
Din, insanın iç dünyasına yön veren, onu nefsinin esaretinden kurtarmaya ve daha yüksek bir ahlaka ulaştırmaya çalışan bir hakikat yoludur.
Bu nedenle dinin özü ile şekli birbirinden koparıldığında, geriye çoğu zaman ruhunu kaybetmiş bir görüntü kalır.
İman, insanın yalnızca dilinde değil, davranışlarında da görünmelidir.
Bir insanın inancı, onun adaletinde, merhametinde, dürüstlüğünde, sabrında ve başkasının hakkına gösterdiği saygıda kendisini belli eder.
Gönülde kök salmayan bir inanç, davranışa dönüşmekte zorlanır.
Davranışa dönüşmeyen inanç ise zamanla yalnızca bir iddia hâline gelebilir.
Tasavvuf geleneğinin insan üzerinde ısrarla durmasının sebeplerinden biri de budur.
Hakikate ulaşmanın yolu, insanın önce kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesinden geçer.
Nefis, insana sürekli daha fazlasını ister. Daha çok mal, daha çok makam, daha çok itibar, daha çok haz…
Fakat insanın gönlü, nefsin bütün arzularını yerine getirmekle huzura kavuşmaz.
Çünkü nefsin sınırı yoktur.
İnsan nefsinin peşinden gittikçe daha fazlasını ister; fakat gönlünün sesini dinlemeye başladığında sahip olmanın değil, anlamanın peşine düşer.
Gerçek zenginlik de burada başlar. İnsan, kendisine ait olmayanı istememeyi; hak ettiğinden fazlasını talep etmemeyi; başkasının hakkına göz dikmemeyi öğrendiğinde kendi içinde özgürleşmeye başlar.
Bugün yaşadığımız ahlaki sorunların önemli bir bölümü, insanın kendi içindeki ölçüyü kaybetmesiyle ilgilidir.
Haz, tüketim ve gösteriş hayatın merkezine yerleştiğinde insanın ihtiyaçları ile arzuları arasındaki sınır da ortadan kalkar.
Tatmin duygusu giderek daha fazla uyarılmaya ihtiyaç duyar.
İnsan, sahip olduğu şeylerden huzur bulmak yerine, sürekli yeni bir haz ve yeni bir heyecan arar.
Oysa insanın gerçek ihtiyacı daha fazla tüketmek değil, daha derin yaşamaktır.
Hakikatin yolu, insanı nefsinin sonsuz isteklerinden kurtarıp gönlünün derinliklerine götürür.
Orada insan kendisiyle karşılaşır. Kendisini başkalarından üstün görmenin ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu anlar.
Çünkü hakikatin karşısında makamların, servetlerin ve şöhretlerin anlamı küçülür. Bu nedenle din adına ortaya konulan her davranışın da sorgulanması gerekir.
Din, insanın kendisini başkalarından üstün görmesine izin veren bir araç hâline geliyorsa, orada dinin ruhundan uzaklaşma tehlikesi vardır.
Dindarlık, başkalarını küçümsemek değil, insanın kendi kusurlarını fark etmesidir. Gerçek mümin, önce kendisini hesaba çeker.
Şöhretin dinin önüne geçtiği yerde ise tehlike daha da büyür.
İnsan, dini yaşamak yerine din üzerinden tanınmayı ve itibar kazanmayı amaçladığında, kutsal olanla dünyevî olan birbirine karışır.
Oysa hakikat, alkış istemez. İyilik, kendisini göstermek için yapılmaz.