“Hakikat ihtirasıdır bizi kendimizden çıkaran, benliğimizin dar sınırlarından, insanlığın sonsuzluğuna götüren ilk ve en uzun yol”.
İnsan, var olduğundan beri bir soru taşır içinde: Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?
Ve bütün bu varlığın ardındaki hakikat nedir?
Kimi bu sorunun peşine bir peygamberin izinde düştü, kimi bir filozofun düşüncesinde, kimi bir bilgenin sessizliğinde aradı hakikatin izini.
Kimi şiirde, kimi kitaplarda, kimi bir dervişin nefesinde, kimi de kendi gönlünde bulmaya çalıştı.
Kimi ummanlara daldı, kimi bir avuç suda gördü sonsuzluğu.
Kimi çok bildi, kimi bilmediğini bilerek yürüdü.
Yollar farklıydı; ama arayış birdi: Hakikate ulaşmak.
Belki de onları birleştiren hakikatin kendisinden önce ona duydukları aşktı.
Çünkü hakikat arayışı yalnızca bilmek değildir. İnsan, hakikati ararken önce kendine bakmalıdır: Kendi öfkesine, kibrine, korkusuna, bencilliğine…
Çünkü insan kendi içindeki karanlığı görmeden dünyanın ışığını anlayamaz.
Hakikat bizi önce kendimizle yüzleştirir.
Sonra başkasını görmeye başlarız; ötekinin acısını, sevincini, sessizliğini…
Ve bir gün anlarız ki “öteki” dediğimiz insan bizden sandığımız kadar uzak değildir.
İşte o zaman hakikat bilgisi ahlaka dönüşür.
İnsan hakikati kavradıkça daha çok hükmetmek değil, daha çok anlamak ister.
Daha çok sahip olmak değil, daha çok paylaşmak ister.
Daha üstün olmak değil, daha insan olmak ister.
Çünkü hakikat insanı büyütürken kibrini küçültür.
Bazen hakikate götüren bir insan, bir kitap, bir söz ya da bir karşılaşmadır.
Bir cümle söylenir ve yıllardır kapalı duran bir kapı açılır içimizde.
Fakat söz yalnızca bir işarettir.
Yolcu, işareti değil, işaret edileni aramalıdır.
Parmağa değil, parmağın gösterdiği aya bakmalıdır.
Söze değil, sözün ardındaki manaya…
İnsan gider, kitap kapanır, işaret silinir; ama hakikat yerinde kalır.
Peygamber başka bir dille konuşur, filozof başka bir dille düşünür, şair başka bir dille söyler, derviş başka bir dille susar.
Ama hakikat dillerden önce vardır.
Ve insan, ayrılıkların ötesine geçtiğinde kendisiyle yüzleşir: Ben sandığım kadar ben değilim. Sen sandığım kadar sen değilsin.
Ben ve sen, ayrı görünen iki varlık olsak da aynı hakikatin içinde birbirine dokunan iki yolcuyuz. Belki de hakikatin en derin sırrı şudur:
Biz ve Sen ayrı değiliz birbirimizden. Kimi Hak’kı gökyüzünde aradı, kimi dağların sessizliğinde, kimi kendi kalbinin derinliğinde.
Ben ise zamanla şunu öğrendim: Hakikat uzaklarda saklanan bir sır değildir yalnızca.
Bazen bir insanın başkasına uzattığı elde, bazen paylaşılan bir ekmekte, bazen bir annenin sevgisinde, bazen de kötülüğe iyilikle karşılık verebilmekte görünür.
Çünkü hakikatin yolu insanı insandan uzaklaştırmaz; insanı insana yaklaştırır.
Kalbi katılaştırmaz; yumuşatır.
Kibir doğurmaz; ahlak doğurur.
Belki de hakikatin son durağı yalnızca bilgi değil, sevgidir.
Çünkü insan sonunda varlığın bir bütün olduğunu görür.
İnsan bu bütünün bir parçasıdır ve sevgi, o birliğin dilidir.
Belki hakikati bulmak bir yere ulaşmak değildir.
Belki hakikati bulmak, kendinden çıkıp yine kendine dönmektir.
Fakat döndüğünde artık eski sen değilsindir: Daha az bilen, ama daha çok anlayan; daha az hükmeden, ama daha çok seven; daha az “ben” diyen, ama daha çok “biz” diyebile bir insan olmuşsundur.
Ve o zaman hakikat sana uzaktan seslenmez. İçinden konuşur: “Beni ararken kendini aş. Kendini aşarken insanı sev. İnsanı severken birliği gör. Birliği gördüğünde şunu anla: “Sen ve ben ayrı değiliz birbirimizden”.