Değerli Okurlarım!
Bugün sizlere mütevazı, yumuşak huylu, sükûnetini koruyabilen, güçlükler karşısında direnç gösteren, bağımlılıklarına boyun eğmeyen ve soylu bir ahlakın temsilcisi olan gönül ehli bir insandan söz etmek istiyorum.
Geçtiğimiz günlerde ikindi namazını Cami-i Kebir’de kılmak istedim.
Farz namazı için saf tuttuğumuz sırada sağ yanımda duran zatın ibadet bilinci dikkatimi çekti.
Sağlam yapılı, yüzü nurlu, beyaz sakallı ve temiz giyimli bir insandı. Duruşunda, hâlinde ve sükûnetinde beni derinden etkileyen bir şeyler vardı.
Namazdan sonra kendisiyle tanışmak istediğimi söyledim.
Memnuniyetle kabul etti.
Neşeyle hüznü bir arada taşıyan, oldukça sıcakkanlı, tasavvufî bir simayı andıran bu insanla sohbet etmeye başladık.
Kendisine ilk sorum şu oldu:
“Vicdan, ahlak, inanç, gençlik ve insanlığın geleceği üzerine bir muhasebe yapar mısınız?” Dizlerinin üzerine çöktü, ellerini dua eder gibi birleştirdi ve söze başladı: “İnsanın ruhunu besleyen şeylerden biri, diğer insanlarla bir şeyler paylaşması, hayatı birlikte yaşaması, gezip görmesi ve gönül alışverişinde bulunmasıdır. Öncelikle bana bu imkânı verdiğiniz için teşekkür ederim. Ancak başkalarının hâlinden söz etmeden önce, müsaade ederseniz kendi nefsimle yaptığım mücadeleyi anlatmak isterim.” Hiç tereddüt etmeden, “Şerefle dinlerim,” dedim. Anlattıklarını dikkatle dinlemeye ve not almaya başladım:
“Bir zamanlar binlerce ümidim, hayalim ve beklentim vardı. Fakat ruhum zaman zaman baskılara maruz kalıyor, iç dünyamda fırtınalar kopuyordu. Çok hata yaptım. Nefsim beni istediği yöne sürüklüyor, kötü arkadaşlarla düşüp kalkıyordum. Namazın, niyazın ve manevi sorumlulukların anlamını yeterince bilmiyordum. Hayatın gerçek değerini kavrayamamıştım.
Ruhumdaki ahenk bozulmuş, içimdeki huzur kaybolmuştu. İnsanlar arasında hüzünlü, giderek daha mutsuz birine dönüşüyordum. Yüreğim endişelerle doluydu. İsyankâr duyguların ve iç sıkıntıların içinde sıkışıp kalmıştım.
Kendimle sürekli mücadele hâlinde olduğum için başkalarının lüks ve gösterişli hayatları bende öfke uyandırıyordu. Bir düşünceden diğerine savruluyor, kendi içimde bir türlü huzuru bulamıyordum.
Nihayet bir gün hayatımı değiştiren bir insanla tanıştım. Bana şöyle dedi:
‘Herkesin gözü dışarıda; sen gözünü içine çevir. Kendi iç dünyanda dolaş. İşin gücün kendin olsun. Kendini seyret, kendini yokla, kendini tanı. Çünkü insanın en büyük mücadelesi, kendi nefsini tanıması ve onunla yüzleşmesidir.’
İşte o günden sonra kendime yönelmeye başladım. Başkalarının kusurlarını aramak yerine kendi eksiklerimi görmeye çalıştım. Öfkemi, tutkularımı, zaaflarımı ve yanlışlarımı sorguladım. Anladım ki insanın kendini değiştirme çabası, başkalarını değiştirmeye çalışmasından çok daha zor, fakat çok daha anlamlıdır.” Kendisine, “Sözünü ettiğiniz bu insandan biraz daha bahseder misiniz?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: “Benim için o, samimi, içten, sevgi dolu bir dosttur. Beni dinleyen, anlayan, bana değer veren ve ruhumu iyileştirmeme yardımcı olan bir insandır. Onunla kurduğum dostlukta sakinlik, güven ve kalıcılık buldum. Bana yalnızca nasihat etmiyor; davranışlarıyla da örnek oluyor. Ben de bana gösterdiği bu dostluğu zedelememek için nefsimle mücadele ediyorum. Bazen eski günlerime dönmek, eski alışkanlıklarıma yeniden sarılmak ister gibi oluyorum. Fakat her defasında dostumun sözleri aklıma geliyor: ‘Sakın dostluğu zedeleme!’ Bu söz, benim için yalnızca bir dostluğu koruma çağrısı değil, aynı zamanda kendime verdiğim sözün de hatırlatıcısıdır.”
Eski arkadaşların arasına geldiğimde sigara içmediğimi, içki içmediğimi gördüklerinde “sanki varını yoğunu tüketen biriymişim gibi davranıyorlardı.” Takdir edip saygı duyan yok gibiydi. Bu kadar kısa zamanda nasıl değiştin diyorlardı. Tüm bunlar zihnimden en ufak bir şüpheyi bile uzak tutuyordu. Ama Başkaları ne derse desin sürekli kendi kendimle, nefsimle savaş halindeydim. Arkadaşımın bana: ” Hem nefis hem kötü arkadaş yavaş yavaş sinsi sinsi içimize ilk adımını atar atmaz oraya yerleşip kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez. Tutkuya, gurura, kötü niyete, nefrete, kıskançlığa, bencilliğe, fırsatçılığa dair ne varsa yapıp sonra da Müslüman olduklarını söylerler. Ah bu insanlar aslında, hiç mi hiç İslam'dan /insanlıktan nasibini almamış zavallılar."
Bulunmaz bir anıdan sonra ona söylediğim söz şu oldu: “ Erdemli yaşama yoluna girmişin, sana verecek tesellim yok benim”. Çünkü sen teselli arayan değil, hakikati arayan bir yolcusun. Sana düşen, çıktığın bu yolda sabırla yürümek ve kazandığın değerleri korumaktır.”