Eski Kayseri’de “seyyar meslekler” vardı. Buna “Sokağın Sesleri” de diyebilirsiniz. Kitaplaştıracak olanlar bu ismi kullanabilir. Tabii, unuttuklarımız da mutlaka vardır. Katkı verilirse seviniriz…
**
İsterseniz işe “hamallarla” başlayalım. Sırtlarında, yağ tutmuş bir urgan ile yaparlardı bu işi. Bağa göçüm ve bağdan inim dönemlerinde “kalaycılar” gezerdi sokaklarda. “Bileyiciler” ise, bıçak, balta, nacak bilemek için kapı kapı dolaşırdı.
**
Omuzlarında balta ile sokak soka dolaşan “baltacılar”, bağlardan gelen yakacakları kırar, “sobalık” yaparlardı.
**
Yine bağa göçüm ve bağdan inim zamanlarında, şehrin dışında mesela, Çifteönü mezarlığı önünde “eşekçiler” vardı. Kiraya eşek verirdi.
**
Destancılar, küçük ve ilkel bir slayt makinesinde “Kabe fotoğrafları” gösterirlerdi, genelde Cumhuriyet Meydanı’nda. Ayıcılar, ayı oynatırdı; “haydi kocaoğlan abine bir selam ver!” diyerek…
**
Belediye imkanları yetmezdi, fosseptikleri boşaltmaya. Bir de tuvaletler, evlerin “hayatında” en ücra yerde, sokağa yakın yerde bulunurdu, koku eve sinmesin ve kolay boşaltılsın diye. Çukuru da sokaktaydı, ağaç direklerle örtülü. Ağaç da öyle sıradan ağaçlardan olmazdı. Kavak, çam asla kullanılmazdı. Zira, hemen çürürdü. Dayanıklı ağaç, mesela ardıç olmalıydı. Bir de ardıç, rutubetle temas ettikçe daha da sağlamlaşırmış.
**
Fosseptik boşaltanlar gezerdi mahallelerde. Çukurlar, bir teneke girecek kadar açılır ve buradan tenekelerle pislikler çekilir, büyük kaplara konurdu. Bu görevi de yapan “bokçular-zibilciler” vardı. Çukurların çöktüğü de olurdu. Dolanlar bazen sızardı, sokaklara. Çıkanları bahçelere dökerdi. Bundan çok güzel “kara zibil” olurdu. Hemen hemen her bölgede marul, ıspanak, soğan, lahana, kara havuç üreten bahçeler vardı.
**
“Kürüyücüler”, damlarda, hayatlarda biriken karları “kürürlerdi”. Tabii, bu karlar da birkaç evin arasında bulunan “karlıklara” atılırdı ya da sokaklara. Dar sokaklar yağan ve “kürünen” karla dolar, geçişler zorlanır… “Ayakçak” yani merdiven yapılırdı bazı yığınlara.
**
Bazen de, mahalle çocukları “patak” yapar yani tuzak kurar, ayağını basan düşer, üstü kapatılmış çukura. Bir keresinde, “Çaparların Aziz amcayı” düşürmüştük “patağa”, atı ile. Nereden bilelim merhumun “delikanlı” olduğunu, kaçacak delik aramıştık. Bir kastımız yoktu, tesadüf bu ya, ilk geçen o olmuştu. Güzel insandı, Allah rahmet eylesin.
**
Kıraç bağlarında, kuyulara kar koyan “kar koyucuları” da unutmamak gerekir. Ellerinde büyük kar küreği ile beklerlerdi, şehrin çıkışlarında.
**
Mesela, “sınıkçılar” vardı. Kırık çıkık yapanlar. Ama asla çizgiyi aşmazlar, yapamayacaklarını mutlaka doktora gönderirlerdi. Şimdi var mı bilmem bazı ortopedistler “sınıkçılarla” birlikte çalışırdı. Sınıkçıların en meşhuru da “Erkiletli Sınıkçı Şaban ağa” idi. Oğlu Ahmet Özdemir ve merhum Mehmet’i tanırım.
**
Ahmet anlatmıştı. Türkmen’mişler… Yanılmıyorsam Tokat tarafından gelip Erkilet’e yerleşmişler. Oradan Merkeze, Hacıvelet Mahalesi’ne, buradan da Fevziçakmak’a. Şaban ağa, eski halde kabzımal idi. Aynı zamanda, ücretsiz, kırık çıkıklara bakardı.
**
Ahmet’e sordum, “amcanın sınıkçılığı nereden geliyor?”, diye. Türkmen oldukları için yaylakta ayakları kırılan davarları tedavi ederlermiş. Hikaye buradan başlamış. Askeri hastanede devam etmiş. Şaban amca güzel, hoş, nüktedan bir isnadı. Tanırdım. Allah rahmet eylesin…
**
Bir de “sünnetçiler” vardı. Bir kısmı şehirde oturur, bir kısmı da dışarıdan gelirdi. Şehirde oturanların meşhuru Kamil ağa ile İbrahim Çavuş idi. Bir de “Babalık” vardı. Bu, Kamil ağanın lakabı mıydı? Bilemiyorum.
**
Sünnetimi İbrahim Çavuş yapmıştı. Kümbetönü Birlik Sokak’ta komşumuzdu… Oğlu rahmetli Naci abi, dönemin lüks terzilerindendi. Havuzlu handa dükkanı vardı. Abdullah Gül beylerin de ev komşularıydı. Beyaz bir ata biner. Köy köy dolaşır, sünnet, pansuman yapar, iğne vururdu. “Çavuş” lakabı, askerlikten kalma olsa gerek.
**
Bir de “it boku” toplayıcılar vardı. Sırtlarında teneke ellerinde sivri uçlu bir sopa, sokaklarda “it boku” toplarlardı. “İt boku!” deyip geçmeyin. Bunlar, “deri terbiyesinde” kullanılırmış. “Dabak mısın İt bokuna muhtaçsın” sözü de buradan geliyor. Han Camii’nin bulunduğu bölgeye “dabaklarönü” denirdi.
**
Sinek toplayıcılar, Osman Kavuncu’nun başkanlığı döneminde edinilen bir meslekti. Şehrin sinek istilasından kurtulması için, Belediye, ölü sinek alırdı. Aslında, bu, ülkemizde yaygınmış. Hatta bir belgede tarifesini bile gördüm.
**
Çerçilerimiz vardı. Kimi eşek sırtında “bağ bağ”, “köy köy” gezerdi. Daha çok kadınların ihtiyacı olan iğne, iplik, ibrişim, nakış kasnağı, makara, don lastiği, yazma, makas, baş örtüsü sakız, düğme, ayna vs gibi bir eşeğin taşıyabileceği malları satarlardı. En çok çerçi de Erkilet’ten çıkardı. Kendi anlattıklarına göre, “çerçilikle” başlamış, işe.
**
Geriye ne kaldı? Sanırım şunlar: “Hakçılar” (Tellallar), gazeteciler, niyetçiler, sülükçüler, destancılar, faytoncular. Biliyorsunuz; “hakçılar”, bağırarak cenaze haber verirlerdi; “Cenaze Camiikebir’de… Falancanın oğlu filan…” diyerek. Bir kısım “hakçı” da sokakları dolaşırdı; “Ya Hak!” nidaları ile…
**
Kapalı çarşıda, başkasına ait halı ve kilimi omuzuna alıp, satanlar vardı.
**
“Müslüman çocuklara” “elif cüzü, amme cüzü, Yasin-i şerif” satanlar da bir başka zenginlikti. Marul, gazoz; “kaynanasına gidenlere!” “inenik et” ve zerzevat satan seyyarlar; “koyun ayağı var, kelle var!” diye cadde ve sokakları gezen, ismini anımsamadığım zat; okul harçlığı için postanede zarf yüzü yazanlar, para kağıdı dolduranlar hatırımda kalanlar.
**
Bir de; “ateş marka manadura, güllenmiş dura dura!” diye domates satanları da ilave etmek istedim. Son ilave de; “has marul sürahi marul has bahçenin gülü marul!”; “has nane kokulu nane” diye diye cadde cadde, sokak sokan gezenler unutulur mu hiç.