Geçmişe hiç özlem duymayan; geçmişin hiç özlemini çekmeyen; “Nerede o eski günler!”; “Nerde o eski Ramazanlar!” demeyen, birisiyim. Bozuk plak gibi, eskiye takılıp kalmam. Öyle ya, “eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağarmış!”
Zira, dünün ne olduğunu biliyorum; çok kısa da olsa bir bölümünde yaşadım. Bir önceki dönemi de büyüklerimden dinledim.Yeni nesillerin, o şartlarda yaşamasını asla istemem Zaman zaman yayınlanan Kayseri fotoğraflarına, hatta İstanbul fotoğraflarına bakın, dün yaşayanların hangi şartlar altında olduğunu açıkça görürsünüz.
Tel dolaba, “iskembiye”, ahır sekisine, idare lambasına, gaz çırasına, “gilamadaya”, çalı “çipliye”, tezeğe, trahomlu gözlere, yalınayak gezmeye, kuyu suyuna, kar suyuna, tozlu topraklı yollara, “Yerli Malları Haftasına”, “dazdaz kurmaya” hiç mi hiç özlem duymuyorum. Hem ne diye özlem duyayım ki?
Yeni kuşak bilmez, bazı şeyleri hatırlatayım: Bugün “bağ” denilen yerleşim yerlerinin hiçbirinde ama hiçbirinde, 1974’lere kadar elektrik diye bir şey yoktu. Bir iki ev, “dinamo” koymuştu, akşamları ampul yakmak için. Bugün çoğu “bağda” bulunan içme suyu da yoktu; kuyu suyu kullanılırdı.
“Mantı suyu ile yıkanan kıraç bağcıları”, havası, suyu, sebzesi, meyvesi için bağa göçmezlerdi. Yazın sıcağından, fosseptik çukurlarından çıkan “bok kokusundan” ve karasinekten kurtulabilmek için, bir “tokana”, bir “ötme” ve bir “kuyu”ndan oluşan bağlara göçerdi. Sayıları az da olsa zengin ve ağa evlerini çıkın, manzarayı umumiye böyleydi. Rahmetli Başkan Kanuncu’nun, kilo ile sinek ölüsü satın aldığı halen belleklerimizde. Kurtlu su kaynayan kuyular da…
Yeni evliler hariç, - ki bunlar, önüne savan gerilmiş ötmelerde yatardı - geri kalan ev halkı, ötmelerde, tollarda, kuyu başına serilen, yataklarda, toprak zeminde, yıldızları seyrederek, mışıl mışıl uyurdu.
Bağda, yalınayak gezilirdi. Ayakkabı, şehre giderken ve okulda giyilirdi. Yalınayak gezmeden dolayı “taşa tokaşan” ayak başparmağı yarılır, akan kanı da sıcak toprak serperek ve “işeyerek” tedavi ederdik. Ve yine, bağlarda, taşlı tarlalarda yalınayak top oynadığımızı söylesem pek inanan olmaz, herhalde.
Bağdan göçerken de arabanın dörtte üçü “yakacak”,“çalı, çilpi”, “gilamada” ile dolardı; öyle ya, bir kış ne yakılacak? İneği olanlar da “yapma” yapardı, yani “inek boku” kuruturdu. Bu nedenle de şehir evlerinin “hayat”ının bir bölümünde “bokluk”lar vardı. Ahırdan alınan pislikler burada biriktirilir, bağda göçülüyken, “yapma” yapılırdı.
Yapma, hem ısınmada ve hem de ocakta yemek için yakacak olarak kullanılırdı. Yapma yapmak da ayrı sanattı. Ekmek pişirilen “sacın” ne kadar kıymetli olduğunu anlayın ki, bağda bırakılamaz, çünkü çalarlar; isli isli, arabaların yanına asılarak şehre getirilirdi.
Vaktaki, Cumhuriyet Mahallesi, Aydınlık Evler, Örnek Evler, Sahabiye Mahalleleri iskana açıldı şebeke suyu, buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi, odunlu termosifonlar girdi evlere, özellikle kıraç bağcılığı da ölmeye başladı. Bugün güç yetmeyen bağlar, “hozana döndü”; terk edildi.
Ötmelerin, tokanaların damları çöktü; ağaç, bitki namına bir şey kalmadı bağlarda… Tabii bir de “yipelek otundan”, “tosbağa”dan başka. Zaten, ağaç dediğin de ne idi ki? Kayısı, erik, badem, iğde, ceviz, “çubuk”; meşe, dağdağan. Sulak yerlerde kiraz, vişne, elma, armut… Muz narenciye, mahallerde götürülürdü. Portakal, mandalina kabuğu, yatak altına konurdu, güzel kokusu için.
Yazın pastırma ve sucuk bilinmezdi. Kışın ise, varsılların evinde olur, onlar da genellikle kendileri yaparlardı evlerinde. Özellikle kurbanda inek keserler, pastırma ve sucuk yapmak için. Yine çoğu evde pastırma teknesi, elle çevrilen kıyma makinesi vardı. Bağlarda kıyma, kütük üzerine konan etin nacak ile parçalanmasından elde edilirdi. Tabii, kıyma ve kuşbaşı sızgıt (kavurma) olarak çömleklere basılır, yemeklerde kullanılırdı.
Aş makarna, imece usulü evlerde kesilir, sonbaharda. Kullanılan “bez sayısı”, “statü” belirtisiydi. “Herifler” şehre/işe gidince, komşular bıçaklarını alır, aş-makarna kesmek için komşuya giderdi, “kolay gelsin, kolay gelsin!” diyerek. Kesmeye başlamış olanlar da; “kolaysa başına gelsin!” diye mukabele ederdi. Turşu ise, kışa hazırlığını önemli işlerinden birisiydi.
1970’li yıllara gelince, insanlar biraz zenginleşmeye”!” başladı. İrili ufaklı sanayi tesisleri kuruldukça; karaborsa döviz ve kaçak altın rağbet görünce, bağcılık da yeniden canlandı. Görüyorsunuz, daha dünden bahsediyorum. Bir asır önce, Allah bilir neydi, Kayseri’de ve dahi Osmanlı mülkünde hayat?
Rahmetli babamdan duymuşumdur, eski Türkçeyi hem okuyup ve hem de yazan, birkaç kişi ancak çıkarmış, bir mahallede. Er mektuplarını okutmak için kapı kapı dolaşılırmış. Liseli yılarımızda, “Boğazköprü”nün ötesine geçen parmakla gösterilirdi.
Ha bir de, 1950’li, 60’lı hatta 70’li yıllarda “kot pantolon” giyenlere, pek iyi gözle bakılmazdı. Bu nedenle imkanı olanlar bile “kot pantolon” giymeye korkardı. Babaları, Hava İkmal’de görevli arkadaşlarımızın dışında kot pantolon giyene pek rastlanmazdı. Şimdi yerlerinde yeller esen Demiryolları, Hava İkmal ve Sümer; arkasından Şeker, Kayseri’nin dışa açılan kapılarıydı; dışa bakan yüzleriydi. Kayseri’nin sosyal hayatının değişmesine büyük etken oldu.
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
HEMŞİRELERİMİZ HAK ETTİĞİ DEĞERİ BEKLİYOR
KADİR DAYIOĞLU
SIRADA TÜRKÜLER VAR
Ali Rıza Navruz
SİTEMNÂME.. /16-19/
Mustafa Mete ÖZPINAR
SADAKAT ve MUTLU AİLE NİĞMETTİR
Şaban Külhancıoğlu
MAHALLEMİZ 'BİR TANE'YDİ
Mustafa Cengiz
ÖZÜR DİLEYİNCE BU İŞ BİTİYOR MU?
Ahmet Sıvacı
ANNELER GÜNÜ ÖYLE Mİ?
Mustafa Göçer
DOĞA KÖRLÜĞÜNDEN UYANMALlYlZ
Faruk Ergan
KİMSE DUYMADAN
Bekir Oğuz Başaran
DEĞİŞMEM GAZELİ