Sırada CHP’li Üsküdar Belediyesi varmış, ne bilelim? Çalışanlardan yirmi kişi gözaltına alındı. Henüz Başkan yok bunların içerisinde. Belki ona da sıra gelir, kim bilir? “Sıradaki gelsin!” derken kastım buydu, efendim? Bakalım, Üsküdar’dan sonra sıradaki kim?
**
Olayı, duyunca, merhum Arif Sami Toker’in “Gam çekme güzel n’olsa baharın sonu yazdır” acemaşiranını mırıldanmaya başladım. Güfte, Kayseri Lisesi marşını da yazan Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait. Üstat, “Han duvarları” şiiri ile ünlü…
**
Şimdi şarkı güftesinin tamamın paylaşmak istiyorum, meraklıları için. Bilenlerde mutlak mırıldansın:
**
Gam Çekme Güzel n'olsa baharın sonu yazdır
Sevdaların en coştuğu yer şimdi Boğazdır
Tekrar ediyor söylediğim şarkıyı dağlar
Körfezde kopan kahkahalar Göksu'da çağlar.
**
Dostlar, bilir misiniz bilmem? Arif Sami güçlü bir bestekâr. Ama “İstanbul elitistleri” tarafından pek beğenilmez; çoğu zaman eserlerini okurlar ama ona ait olduğunu bilmezler.
**
Öyle ya Garibim, bunlarca hiç sevilmeyen cümbüş çalar, Anadolu’yu dolaşır eşi ile birlikte. “Medar-ı maişet motorunu çevirmeye” çalışırdı. Yine öyle ya, ney, tambur, klasik kemençe, kudüm dururken cümbüş neyin nesiydi? Avâmî bir şeydi…
**
Mesela merhum Yahya Kemal, “Ankara’yı beğenmezdi, İstanbul’a dönüşünü çok severdi.” Haksız da değildi, Anadolu bozkırında ne vardı ki? İstanbul’da, “Her gece mehtaba çıkılacak”, “Bir tatlı huzur alınacak Kalamış’tan”, “Adalardan bir yâr gelecek bizlere”, “Yine bu yıl ada içinize hiç sinmeyecek”, “Üsküdar’a giderken tutulacaksınız yağmura”, “Fındıklı bizim yolumuz olacak!”
**
Kanlıcanın yoğurdu, Çengelköy’ün bademi, Beykoz’un kalkanı, Boğaz’ın istavriti ve lüferi süsleyecek sofranızı. Lakerda, barbun ve “aslan sütünü” de hiç eksik etmeyin sofranızdan.
**
Tabii, “ilk kadehi şerefe kaldıracaksınız!”, bu masada “şerefsizlik olmaz!”; “masa sallanır ama masadan kalkanlar sallanmaz!”; “geleni deliğine su döker gibi içilmez!” Ana prensip bunlar. Bir de siyaset ve spor konuşulmaz, özellikle “Ne olacak Fener’in hali!” asla denmez.
**
Boğaziçi vapurları gecikirmiş “Beylerbeyi’nin iltifatından, Çengelköy’ün zerzevatından”. Nedeni de şuymuş. Bilenler hatırlar. Kavaklar’dan gelen vapur, Beykoz, Paşabahçe derken Çengelköye gelir. Burada beklemek zorunda çünkü zerzevat yüklenecek. Gecikince, çok nazik kaptanlar, kafasını uzatıp, “hadi lan acele edin!” falan demez, nezaket icabı birkaç kez “düdük” çalar. Bu, “acele edin!” demek.
**
Sonra, Beylerbeyi’ne uğrar vapur. Burada da gecikir; yolcuların “buyrun efendim, hayır siz buyrun mirim, olmaz siz buyrun üstadım!”, iltifatı ile. Yine, kaptan kafasını kaptan köşkünden uzatıp; “acele edin!” türünden haşlamaz insanları, yine düdüğe asılır. Kesintili birkaç düdük çalardı…
**
Pera bir alem, İstiklal Caddesi bir alem. Kravatsız, takım elbisesiz, tıraşlı çıkamazsınız Beyoğlu’na… Henüz lahmacunun bilinmediği, “lahmacun kültürünün” henüz İstanbul’u kuşatmadığı; İstanbul’a gelmediği yıllar. Bizim kuşak, bu geçiş dönemini gören son nesli…
**
Lahmacun denince hiç unutmam, Beyazıt’tan Aksaray’a inerken, sağ tarafta, Laleli Camii’nin oralarda, ilk lahmacun, Urfa, Adana şiş lokantası açılmıştı İstanbul’da. İsmi de, “Hacıbozanoğulları” idi. Nefis “ezogelin çorbası” içmek, çok hoşumuza giderdi. Adana ve Urfa şişe doyum olmazdı. Bir de kaymaklı kadayıf yedin mi üstüne, gel keyfim gel? Tabii, bir de sigara yakacaksın, demli çayla…
**
Tabii, öğrenci olduğumuz için Beyoğlu’nda bir lokantaya, bir pastaneye; Kalamış’ta “Todori’nin meyhanesin”; Kuzguncuk’ta “İsmet Baba’nın yerine” gitmeye; Kavaklar’da balık yemeye gücümüz yetmez; Taksim ve Maksim gazinolarına; Elmadağ tarafında gece kulüplerini hayal bile edemez; Abdullah Efendi’de yemek, Markiz’de pasta yemek mümkün değildi. Baş Pezevenk “Zurnik’i” (Perç) Çiçek Pasajı’nda görürdük, sadece… Yüksek kaldırım, Zürafa Soka neyimize yetmezdi…
**
Bir gün yanıldım, “Kayseri’de de güzel sesli hafızlar, hocalar var!” dediğimde, hazırunun hışmına uğramıştım. Öyle; İstanbul dışında böyle bir şey mümkün değildi. Bir daha söyler miyim hiç? Ağzımın tadını almıştım bir kere. Teslim noktasındayım; Hendekli Abdurrahman Hafızı dinlemek için Beyazıt Camii dolardı. Tavrına da “İstanbul tavrı” derlerdi. “Arap ağzı” ile ne ezan ve ne de Kur’an okunurdu, İstanbul da… Kani Karacalar, Aziz Bahriyeliler hayataydı; “Münir Nurettin mi oldun be mübarek!”, sesleri duyulurdu, bilinmeyen bir yerden gelen gazele.
**
Ha unutuyordum. Şehir hatları vapurlarında, sınıflara göre bölümler vardı. Bodrum katta fakir ve dar gelirliler; zemin de orta gelirliler, üst katta varsıllar seyahat ederdi; buraya “lüks kamara” da derlerdi; üstüne türküler yazılırdı. Aşağıdakilerin oturakları tahtadan, “lüks kamara” koltukları, deridendi. Dolmabahçe durağına, biletçiler, “hastane” ismi takmıştı. Otobüs ve troleybüsler adeta boşalırdı, “hastane”de. Taraftarların kavgasına hiç tanık olmazdık…
**
Evet. Bu kısa İstanbul turundan sonra gelelim “cümbüş” ve Arif Sami Toker’e. Böyle bir İstanbul’un havasını teneffüs edenler, hiç beğenir mi taşrayı, “cümbüşü”, Arif Sami’yi. Sanırım bugün bunların sayısı bir milyona kadar indi. Taşra, boğup attı İstanbul’u…
**
Bahçeleri ve balkonları çiçeklerle dolu, evlerden müzik sesi gelen, birkaç katlı bina ve köşklerin bulunduğu, Bağdat Caddesi’ne girmemiz hayaldi; bizim için yapılmıştı sanki “Minibüs yolu”.
**
Nasıl, sizlere bildiğiniz ya da bilmediğiniz, eskini sonu, İstanbul’da ufacık bir gezinti yaptırdım. O yıllarda da İstanbul’un nüfusu iki milyonun biraz üstünde idi.
Mustafa Cengiz
KAYSERİSPOR, FİFA VE UEFA'YA GİDİYOR!
Ali Rıza Navruz
DERTLERİM
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
BÖL, PARÇALA, YÖNET!...
VÜSELA ALİ-İLETİŞİM(SİZLİK)
İLETİŞİM HATASI, YANLIŞ TANIŞMA (2)
Mustafa Mete ÖZPINAR
KUL HAKKINI TANIYIN, KUL HAKKINDAN SAKININ
KADİR DAYIOĞLU
DEMOKRATİK STANDARTLAR...
Mustafa Göçer
ŞEHİRLERİN ETRAFI ORMAN OLMALI
Faruk Ergan
SUSMAK!
Çınar Can Özyürek
Anadolu'nun Parlayan Yıldızı Kayseri
M. Kemal Atik
BİR HÜZNÜN ARDINDAN