Çevre bilinci, çevre duyarlılığı geliştikçe, projektörlerin de “enerji” kayaklarına yöneldiğini görmekteyiz, özellikle son yıllarda. Tabii, bir paradoks var… Bunu kavrayamazsak “çevre ve kalkınma/enerji” sorunlarını da çözmede zorlanırız.
Nedir bu paradoks: Çevre ile enerji, çevre ile kalkınma arasında ters bir ilişki var. Ya da “ne serden ne de yardan geçilir!” türünde bir ilişki bu… Bir yandan çevreyi koruyacaksın diğer yandan da hayatın vazgeçilmezi enerji kullanacaksınız. İşte zurnanın zırt dediği yer burası.
Kalkınmış Avrupa ülkeleri gibi yıllık enerji tüketim artışı sıfırlansa, hatta bazı ülkelerde olduğu gibi negatif seyir izlese çözüm kolay. Geri kalmış, kişi başına enerji tüketimi çok çok az olan iki milyara yakın bir nüfusu; henüz elektrikle tanışmayan 500-600 milyon kişiyi bir yana bırakıyorum. Peki, bizim gibi, yıllık enerji talep artışı yüzde 3-4’lerde seyreden gelişmekte olan ülkeler ne yapacak?
İşte sorun burada. Ve bu talebi de “güneşle”, “rüzgarla” temin edemezsiniz. Teorik olarak etseniz bile, pratikte bu mümkün değil. “Azıcık bir tat için bir çuval keçiboynuzu yemeye” de benzer, bu.
Dünya enerji tüketimi 14-15 milyar TEP civarında. Düşünebiliyor musunuz ülkemizde, 150 küsur milyon ton petrol eş değerinde (TEP) enerji kullanılıyor. Başka bir ifade ile; tüm yakıtların yerine petrol kullanacak olsak yılda 150 küsur milyon ton petrol kullanmamız gerekecek. Bu dünya enerji tüketiminin yüzde 1-1,5’u kadar. Ülkemiz dünya ortalaması olan 1, 9 TEP/kişi’in altında: 1,6 TEP/kişi kadar. Demem o ki; ülkemiz fazla enerji kullanan bir ülke değil.
Yaklaşık dünya enerjisinin yüzde 24 kadarını Çin, yüzde 18 kadarını ABD, yüzde 18 kadarını AB (27) kullanıyor. Toplamın yüzde 60’ı. Fosil yakıtların yüzde 65-70 kadarı da bizim coğrafyamızda. O nedenle; “sende bu ense, bunda bu para oldukça…” misali, bu bölgeye sulh ve sükun gelmez. Acı ama gerçek olan bu.
Tabii, bu vesile ile şunu da belirteyim; dünya enerjisinin yüzde 85’e yakını fosil kaynaklardan karşılanıyor, halen. Öyle gözüküyor ki, bu, bir süre daha devam edecek. Nasıl çıkacaksanız çıkın bakalım işin içinden…
Hatırlarsanız, çevre eylemleri “fosil yakıtlara” ve “nükleere” karşı yapılırdı. Bu yılarda “su enerjisi” de tepkilerden nasibini almaya başladı. Özellikle Doğu Karadeniz’de hidroelektrik yatırımlar için yoğun tepkiler gözleniyor. Oysa, hidroelektrik tesislerin “çevreye” olumsuz etkilerinden pek söz edilmezdi, eskiden. Hatta, “zengin su kaynaklarımız var, su akar Türk bakar, bizi dışa bağımlı hale getiren yöneticilerimiz uyuyor mu?” türünden söylemleri duyardık. Nereden nereye? Şimdi de; “hidroelektriğe hayır!” deniyor…
Nükleerin, fosil yakıtların küresel ısınmaya neden olduğunu, çevreyi kirlettiğini biliyoruz ama hidroelektriğin olumlu ve olumsuz yanlarına kısaca değinelim: “Hidroelektrik santraller; yenilenebilir olmaları, yerli kaynak kullanmaları, işletme ve bakım giderlerinin düşük, fiziki ömürlerinin uzun oluşu; en az düzeyde olumsuz çevresel etki yaratmaları, kırsal kesimlerde ekonomik ve sosyal yapıyı canlandırması gibi nedenlerle diğer enerji tesislerine göre üstünlük arz eder.
Bu faydaların yanı sıra çevreye bazı olumsuz etkileri de olabiliyor. Hidrolik enerjide baraj göllerinin geniş yüzey alanları buharlaşmayı artırdığı için tarım arazilerinde tuzlanma ve çoraklaşmaya neden olabiliyor.
Ayrıdan sudan kaynaklanan paraziter hastalıklar artabiliyor. EKO sistemi kötü etkiliyor. Küçük HES'ler de akıntı hızlarını kestiği için etraftaki yeşil alanların susuz kalmasına neden olabiliyor”; bir süre çevreye “can suyu” bile verilemiyor. O nedenle küçük akarsular üzerine, HES yapımında dikkatli olmak lazım. Ekolojik denge yok olabiliyor.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Fosil yakıtlara (petrol, kömür), nükleere, suya karşı olalım. Doğal gaz rezervlerimiz de seçimden seçime değişiyor. Petrol de öyle. Peki, geriye ne kalıyor; rüzgar ve güneş vs. Tabii, bir de enerjinin etkin ve verimli kullanımı. Bu, bahsi diğer…
Peki, bunlar derdimize derman olur mu yani yıllık enerji talebimizi bunlarla karşılayabilir miyiz? Artı, bunların çevre etkisi yok mu? Birincisinin yanıtı hayır, ikincisinin ise evet. Peki, ne olacak şimdi? Ona karşı çık buna karşı çık… Çözüm değil ki bu. İsterseniz, eski yıllara dönelim, tezek ve “iskembi” kullanalım.
İzninizle, elimde hiçbir somut bilgi yok ama bir inancımı belirteyim: Enerji karşıtı eylemleri destekleyenlerin başında “enerji lobileri” var gibime geliyor. Unutmayın müthiş bir “Pazar” kavgası var sektörde. Öyle ya; yürüyen benim köylü kadınım “küresel ısınmayı” falan ne bilsin…
KADİR DAYIOĞLU
ÇEVRE BİLİNCİ
Mustafa Cengiz
KaySERİspor SERİ’ye bağladı
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
BİR İMPARATORLUK DÜŞÜN, YENİLMİŞ, YENİLMİŞ... SONUNDA İŞGAL EDİLMİŞ!
M. Kemal Atik
DAHA ÇOK BİLGİYE, DAHA ÇOK AHLAKA VE HER ŞEYDEN DAHA ÇOK GÜVENE İHTİYACIMIZ VAR
Mehmet Arpa
GERÇEK GÜÇ NEDEN SESSİZDİR?
Ali Rıza Navruz
RÜZGÂRIMA KAFA TUTMA
Mustafa Mete ÖZPINAR
İSLAM’IN REHBERLİĞİ
Ali İhsan Öztürk
MİMARl OLMADIĞIN PROJENİN TAŞERONU OLURSUN
Mustafa Acar
ZOR ADAM
Mustafa Göçer
GÜNDEM ORMAN OLMALI