Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre bugün 1 milyardan fazla insan ruhsal zorluklarla mücadele ediyor.
Bu tablo bize meselenin yalnızca bireysel bir hassasiyet olmadığını, doğrudan toplumsal yapıyla ve modern yaşam biçimiyle ilişkili olduğunu gösteriyor.
Sokaktaki insana "Nasılsın?" diye sorduğunuzda çoğunlukla "İyiyim" yanıtını alırsınız; fakat o yanıtın ardında biriken geçim kaygıları, belirsizlikler ve içe atılmış gerilimler saklıdır.
İnsanlar duygularını paylaşacak güvenli alanlar bulamadıkça, bu bastırılmış yükler zamanla tahammülsüzlüğe, öfke patlamalarına ve ilişkisel krizlere dönüşüyor.
Eskiden hayatın yükü, akşamları bir araya gelinen bir bardak çay eşliğinde, komşu sohbetlerinde ve samimi dertleşmelerde hafifletilirdi. İnsanlar bir araya gelir, birbirinin gözünün içine bakar, dinler ve rahatlamış bir zihinle evine dönerdi.
Bugün ise aynı masada oturan insanların dahi ekranlarına gömüldüğü bir tabloyla karşı karşıyayız.
Sosyal medyada paylaşılan 24 saatlik anlık görüntüler, yüzlerce kişinin görmesiyle bir "sosyalleşme illüzyonu" yaratıyor. Oysa bu durum gerçek bir bağ kurmak değil; dijital kalabalıklar içinde giderek yalnızlaşmanın ta kendisidir.
Toplumumuzda kadınlar ve erkekler duygularını çok farklı şekillerde deneyimliyor ve dışa vuruyor.
Kız çocukları duygusal ifadeye daha açık yetiştirilirken, erkek çocuklarına yıllarca aynı mesaj tekrarlandı: "Erkek adam ağlamaz, zayıf görünmez, duygusunu belli etmez."
Fakat bastırılan hiçbir duygu yok olmaz; sadece şekil değiştirir:
Oysa gerçek olgunluk; duyguları yok saymak ya da sertleşmek değil, onları tanıyıp yönetebilme becerisidir.
"Üzüldüm", "Kırıldım" ya da "Yoruldum" diyebilmek, zayıflığın değil; içsel bir gücün ve farkındalığın göstergesidir.
Modern ilişkilerin en büyük açmazı, bağların giderek belirsizleşmesi ve sorumluluktan kaçınma eğilimidir.
Eski dönemlerde bir ilişkinin adını koymak (çıkma teklifi gibi adımlar), beraberinde örtük bir sorumluluk ve karşılıklı sınır bilinci getirirdi.
Günümüzde ise sıklıkla duyduğumuz "Sadece takılıyoruz" yaklaşımı, çoğu zaman sorumluluk almaktan kaçınmanın ve bağlanma korkusunun bir kalkanı haline gelmiştir.
Sağlıklı, güvenli ve uzun ömürlü bir ilişki inşa etmenin temeli 3 esasta gizlidir:
Toplumsal ilişkilerde ve aile içinde en çok ihmal edilen şeylerden biri takdir duygusudur.
Dünyada söylenmesi en kıymetli iki ifade vardır: "Seni seviyorum" ve "Teşekkür ederim."
Evde, okulda veya iş yerinde en küçük bir çabanın dahi fark edilmesi, bir bireye "seni görüyorum ve değerlisin" hissini verir. İnsan başarıdan ve takdir edilmekten beslenen bir varlıktır; bu onay dilini ilişkilerimize yerleştirdiğimizde hem bireysel hem de toplumsal bağlarımız yeniden güçlenecektir.
Ruh sağlığı bir lüks veya ayrıcalık değil; tıpkı bedensel sağlık gibi en temel insani ihtiyaçtır. Kendi duygularımızla yüzleşmekten korkmadığımız, birbirimize alan açtığımız ve insanı yeniden insanın şifası kıldığımız bir iletişim dili inşa etmek hepimizin ortak sorumluluğudur.
Mustafa Göçer
YANGIN YERİNDE AĞAÇLANDIRMA ÇALIŞMASINA BAŞLADIK
Ali Rıza Navruz
KÖSRELİ BIÇAK
AHMET KARAASLAN
GÖREV YERİMİZ KAYSERİ’NİN MİMARSİNAN (1)
Mehmet Arpa
Dijital Kalabalıkta Sessiz Yalnızlık
Mustafa Cengiz
KAYSERİSPOR SAHADA, SAHA DIŞINDA REKORA DOYMUYOR
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
TERÖRSÜZ BİR TÜRKİYE MÜMKÜN MÜ?
KADİR DAYIOĞLU
HİSARCIK MEYDANI
Ali İhsan Öztürk
TURAN GENÇLİĞİ GEZİYOR
Mustafa Acar
DUA
Faruk Ergan
ÖMER M. KOÇ