İnsan ilişkilerinde en huzursuz edici anlar, belirgin bir kavga ya da açık bir kriz olmadan araya giren o görünmez soğukluğun hissedildiği anlardır. Eskiden saatlerce süren sohbetler kısalır, mesajlara verilen yanıtlar seyrekleşir, bir araya gelme planları giderek zorlaşır. Açıkça söylenmiş hiçbir kırıcı söz yoktur; ancak ortada adı konulamayan, derin bir mesafe vardır.
Böyle anlarda zihin hemen bilindik suçlama kalıplarına sarılır: "Beni artık sevmiyorlar mı?", "Bana kırıldılar mı?", "Beni dışlıyorlar mı?" Oysa ilişkilerde kopuşlar çoğu zaman sanıldığı gibi birdenbire, bir gecede ya da büyük bir olay neticesinde gerçekleşmez. Kopuş, fark edilmeyen sessiz bir sürecin neticesidir. Ve asıl sorulması gereken soru şudur: "Acaba ben farkında olmadan bu ilişkideki görünmez dengeyi bozuyor olabilir miyim?"
Dostluklar ve arkadaşlıklar, tarafların kendilerini olduğu gibi ortaya koyabildikleri, yargılanma korkusu taşımadıkları bir tabii rahatlık zemininde nefes alır. Ancak insan bazen iyi niyetle, sırf o bağı koruma kaygısıyla ilişkiyi "yaşamayı" bırakıp "yönetmeye" başlar.
Geciken bir mesaja içten içe bozulup bunu bir önemsememe işareti saymak, değişen küçük bir plandan vefasızlık senaryoları üretmek, muhatabın ağzından çıkan tek bir "tamam" kelimesine dahi gizli anlamlar yüklemek... Bu aşırı analiz hali, kişiye kendi içinde son derece haklı ve masum gelebilir. Ancak karşı tarafa hissettirdiği şey bambaşkadır: Sürekli sınavda olma hissi, her an yanlış yapma kaygısı ve bitmek bilmeyen bir açıklama mecburiyeti.
Hiç kimse her adımının ölçüldüğü, her sözünün tartıya çıkarıldığı ve sürekli tetikte olunması gereken bir ilişkide uzun süre kalamaz. İnsan ruhu, yargılandığını ve gözlendiğini hissettiği alandan içgüdüsel olarak geri çekilir. Çünkü kontrol arzusunun hâkim olduğu yerde samimiyet değil, baskı filizlenir.
Toplumda en sık düşülen yanılgılardan biri şudur: "Ben çok değer veriyorum, öyleyse bu ilişki sağlıklı yürümelidir."
Oysa insan ilişkileri yalnızca hissedilen niyet ve değerle ayakta kalmaz; karşı tarafa ne yaşattığınızla, nasıl bir iklim sunduğunuzla yürür.
Bir insana değer verirken onu bunaltabilir, onu sürekli kontrol altında tutarak yorabilir ve farkında olmadan omuzlarına ağır bir duygusal yük bindirebilirsiniz.
Siz daha fazla yakınlık, daha fazla teyit ve daha fazla netlik ararken; karşı taraf sadece kendi doğal sınırlarını, yani biraz nefes alacak bir alan talep ediyor olabilir.
Bu iki farklı ihtiyaç açıkça konuşulmadığında, muhatabın alan arayışı "soğukluk" olarak yorumlanır; bu yorum da daha fazla baskıyı, neticesinde ise kesin bir sessiz uzaklaşmayı doğurur.
Baskı ve aşırı beklentinin oluşturduğu yorgunluk karşısında insanlar genellikle tartışmaz, bağırıp çağırmaz ya da hesap sormaz.
Sadece adım adım geri çekilirler. Önce diyaloglar yüzeyelleşir, ardından temas azalır ve günün sonunda geriye yalnızca adı kalmış bir tanıdıklık kalır.
Çözüm; insanlara sırt dönmek, soğuk davranmak ya da kayıtsızlık zırhına bürünmek değildir. Hakiki çözüm; zihinsel kontrolü serbest bırakabilme olgunluğunu gösterebilmektir.
Hakiki dostluk; muhatabını test etmez, ona gizli sınavlar hazırlamaz ve ondan sürekli sadakat teminatı istemez. Olduğu gibi kabul eder, olduğu gibi kabul görür.
Bazen insanlar sizden uzaklaşmaz; sadece farkında olmadan inşa ettiğiniz o görünmez baskı çemberinden uzaklaşırlar. İlişkileri kurtaracak olan şey daha çok kontrol değil; daha geniş bir anlayış ve karşılıklı nefes alabilme hürriyetidir.
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
NE OLURSA OLSUN “SARI ÖKÜZ”Ü VERMEYECEKLER!
Ali Rıza Navruz
Benden Bana Mektuplar! 56. Mektup
AHMET KARAASLAN
İZMİR ÇİĞLİ
Mehmet Arpa
Sessiz Uzaklaşmaların Anatomisi: İlişkiler Değerle Değil, Rahatlıkla Yaşar
KADİR DAYIOĞLU
HIZLI TREN GELMEZ MOLA!
Faruk Ergan
ŞIMARIK OLMAK!
Mustafa Cengiz
TAKIMLARIMIZIN KAYIPLAR HAFTASI…
OZAN DERVİŞ/ İSMAİL KOÇAK
EY YALAN DÜNYA
Ali İhsan Öztürk
BİLİCİ, AYATA, ÖZTÜRK
M. Kemal Atik
SANA VERECEK TESELLİM YOK BENİM