Bu günlerde leylekler gelecek, özellikle kale surlarını mesken tutacaktı. Gelmez oldu artık. “Leylekleri Küstürdük” sözünü, bir yazısında bizim rahmetli Muzaffer Tok kullanmıştı. Ben de ondan aldım.
Şimdi duruyor mu? Bilmem. Derebahçe’den (Hisarcık) Erciyes yoluna çıkarken üç katlı bir binanın çatısında bulunan bacalardan ikisinin üstüne leylek yani bizim Hacıleylek büstü konmuştu. Kafalarını göğe doğru kaldırmışlar, sanki “takırdıyorlar!”
Öyle ya, sulak alanları yok ede ede Hacıleylekleri küstürdük. Baharın bizleri ziyaret etmez, “komşu ben geldim” diye kapımızı çalmaz; kale burçlarına, yüksek elektrik direklerine, yüksek ağaçlara yuva yapmaz oldu.
Biyologlar söylüyor; Sulak alanlar böbreği, ormanlar akciğeriymiş doğanın. Buradan şunu anlıyoruz, doğa da insanlar gibi canlı bir mekanizma; haliyle insan da doğanın bir parçası; onun gibi davranır. Bu bilgiden sonra devam edelim, konumuza.
Çocukluğumda anımsarım. Baharın ve tabii yazın müjdecisiydi bizim Hacıleylekler. Daha önceleri çordan, çöpten yaptıkları o muhkem yuvalarına gelirler Ufak tefek tamirat yaparlar. Yumurtlarlar…
Aradan bir zaman geçer, yavrular yumurtadan çıkar. Ağızlarını açıp analarını beklerler. Anaları da süzüle süzüle, arada bir kanadını çırpa çırpa gelir, ağzında yılan, kurbağa velhasıl velkelam sulakta, bataklıkta ne bulduysa onunla.
Derken ağızlarını açmış aç yavrularına ikram eder o günkü hasılatı, ana şefkatiyle… Ondan sonra yavrular büyür, uçmaya başlarlar. Nihayetinde aile kanatlarıyla el sallayarak bizlere veda ederler, güzün; bir daha ki seneye buluşabilmek umuduyla. Biz de onlara el sallardık, seneye bekliyoruz, diyerek. Bu döngü yüzlerce yıl sürmüş. Ama bugün kesintiye uğradı, yok oldu sayemizde.
Tabii, çocuk safiyeti içerisinde mutlaka geleceklerine inanırdık, Hacıleyleklerin… Umutla beklerdik, yeni yılı. Yine çocuk safiyeti ile, “cahil ve zalim insanoğlunun” onların yaşam alanlarını yok ettiklerini falan bilmezdik.
Sonra öğrendik ki, tarla açacağız, sulama yapacağız, tesis kuracağız diye diye onlarca sulak alanı yani Hacıleyleklerin “habitatını” yok etmişler. Onlar da ne yapsın, “habitatları” yok olunca, yollarını değiştirmişler, başka bölgelere, başka yörelere gider olmuşlar.
Yani sizin anlayacağınız, bizlere küsmüşler. Şimdi ise biz, onların maketleri ile avunup duruyoruz. Hacıleylekler gitti gider artık. Sulak alanlar da. Bir daha geri gelmezler boşuna beklemeyin.
Bakınız, yıllardır “varsıl” ve “hatırlı” insanların bahçelerini süsleyen ve sulak alanlardan sökülen (mesela Hürmetçi) çimler, aynı şartlar sağlandığı taktirde, bir asırda falan o haline geliyormuş. Hatırlar mısınız, 1980 darbesinden sonra varsıllar için çayırları sökmüşler, kâşânelerine sermişlerdi. Eski stadın, zemini de bu çayırla kaplanmıştı.
O zaman karşı çıkanlar şunu dedi: Çayırlara kıymayın, bu çayır, iki asırda falan oluşur. Ama dinlemediler, Sıkıyönetim Komutanı’nı da arkalarına aldılar.
Büyüklerimiz derdi ki, Hacıleylekler yiyeceklerini Karpuzatan’dan, Engir Gölü’nden ve Sazlık’tan temin ederlermiş. Sazlığı bilen kaç kişi kaldı? Bilemiyorum… Ama Karpuzatan’da bulunan pınarlardan küçük bir gölet oluşur, içinde bir de kayık vardı. Yine bu yörede birkaç çiftlik… “Küçükhacılar’ın”, “Ademağa’nın” çiftliği gibi. Sanırım “karpuzatan” ismi de, pınarın üzerine konan karpuzu, kaldırması nedeniyle verildi.
Sazlık; bugün kurutulan bir kısmı tarıma açılan, bir kısmından anayol geçirilen, bir kısmına sanayi tesisleri (OSB-Serbest Bölge ve Ağaç İşleri) kurulan, “kavunu ve berdisi” ile meşhur Ambar yazısı-Hürmetçi-Dokuz Pınarlar-İnecik altı-Adana yolu ile çevrili sulak alandı.
Buraya bir Yılanlı Dağı’ndan bir de İstanbul Caddesi’nden (Osman Kavuncu Bul.) gidilirmiş… İncecik’ten akan derenin adı Nasırlı dereymiş. Buradan Sakar üzerinden Hacılara geçilirmiş. Bu yol halen açık.
Hatırlarım, kırk yıl öncesine kadar Ankara yolu; Bölge Trafikten sağa sapılarak demiryolunu takiben, karayolları asfalt tesislerine (Boğazköprü) ulaşır oradan devam ederdi. Şimdi ki, kestirme… Hatta hayal meyal “tahtalı” bir köprüyü de hatırlıyorum, bu güzergahta.
Sazı, Karpuzatan’ı kuruttuk. Çok şükür… Engir Gölü gündemden çıktı, muhtemelen imara açıldı sadece bir avuç, Hürmetçi sazlığı kaldı. Onu da son anda kurtardık. Bunda, bu fakirin çok gayreti var. Kayseri büyükleri ile mücadelenin ne demek olduğunu o zaman anladım. Mehmet Özhaseki’ye bile, “burada kuş muş yok. Bastırdığımız broşüre de fotomontaj!” dedi!”.
Öyle ya, doyma bilmez gözümüzün önünde bir öğünlük yem olarak duruyor, Hürmetçi sazlığı… Ben ise onlara sabah kahvaltısı bile olamazdım. Nitekim öyle oldu, Sanayi Odası’ndan kovdular. Umurlarında mı sazlık, habitat. Varsa yoksa sanayi.
Eski dostumuz, kapı komşumuz, bizlere küsen, Hacıleyleklerin ruhuna, gecikmişte olsa bir Fâtiha gönderelim… Sonunda da ”amin!” unutmayalım…