“Klasik sağ”, bizim “ecmain”, “Osmanlı hayranları”, “Marmaratörler”, “MTTB”ciler “Dil Devrimi”ni, geçmişle bağların kopartılması olarak algılarlar. “Ah nerede o eski günler!” masalını her vesile ile dile getirirler. Osmanlı tebasının şakır şakır Osmanlıca okuyup yazdığını sanır; Cumhuriyet’in “kültür mültür” namına hiçbir şey bırakmadığına inanırlar.
Benzeri bir “derin tahlili”, yıllar öncesi bir yerel televizyonda “Ağır abimiz” yapmıştı; büyük dilci gerek Osmanlı ve gerekse de Cumhuriyet döneminin yüz akı, Ermeni asıllı vatandaşımız Ağop Dilaçar’a epey bir bindirmiş, bir, “hain” demediği kalmıştı. Öyle ya, ne de olsa, MTTB kökenliydi. İsmail Kahraman abileri; “Fesli Kadir” kılavuzlarıydı.
İsterseniz “öğrenme” ve dil konusuna, yaşanmış birkaç örnekle devam edelim. Merhum Abdullah Saraçoğlu Hocamızı (1924-2001) bilmeyenimiz ve tanımayanımız yok. Bursa, İzmit ve Kayseri Müftülüğü yaptı. Büyük Doğu Derneği’nin Kayseri’de kurucularından; NFK’nın övgüsüne mazhar olanlardan.
Aşağıda vermeye çalıştığım anıyı, ilim ve irfan sahibi, aziz dostumuz, Kayseri kültürüne çok hizmet eden ve etmeye de devam eden Hüseyin Cömert Hocamız anlatmıştı. Hocamız, sonradan öğrendi, Osmanlıca okumayı. Güzel de okur. Kendisi “fen grubu” öğretmeni.
Efendim. Saraçoğlu hocamız Kayseri’ye gelmiş. Yıl 1970’ler… Müftülük görevine başlamış. Merhum İbrahim Özbekarlar başta olmak üzere, bir grup MHP ileri geleni Hocamıza, Milletvekili adayı olması için ziyarete giderler ama adaylığı kabul etmez…
Sohbet koyulaşır… Sanat, kültür vs. derken Hoca, “Bakınız çocuklar, sizlere bir şey anlatayım!” der ve anlatmaya başlar.
Rahmetli Babası, “Oğlum mektebe devam etmene gerek yok. Gel, bizim oturmalarımıza, sohbetlerimize katıl. Hem bize hizmet et, hem de mektepten daha fazla, daha güzel şeyler öğrenirsin!” der. Baba sözüne uyar, beş-altı yıl kadar babasının ve arkadaşlarının rahle-i tedrisinden geçer. Geçer ama aklında pek bir şey kalmaz, pek bir şey de öğrenemez. Sonra, okula devam eder…
Ve sonunda merhum; “Çocuklar bakın, ne öğrendiysem Cumhuriyet mekteplerinde öğrendim!” der. Bu, çok şeye karşı olsa dahi, bir hakkın teslimidir…
Gelelim diğer bir olaya. Hüseyin Cömert hocamızın gayretleriyle yayımlanan, er Hidayet Özkök’ün, Çanakkale’den-Hicaz’a isimli, nefis hatıratında geçen bir olayı bu vesile ile hatırlatmak istiyorum. “Dil Devrimi” sırasında Özkök, çocuklarıyla birlikte Samsun’da çalışıyormuş. Ellerine, Latin harfleriyle yazılmış bir ALFABE geçer. Ve, geri planları olduğu için, bir günde yeni ALFABE’yi öğrendiklerini söyler. Çocukları ise, daha kısa zamanda öğrenmişler…
Talat Paşa’nın Dahiliye Nazırlığı döneminde, “matbu er mektubu” basıldığını; sadece hitap edilenle, hitap eden kısımlarının boş olduğunu, hatırlatmama gerek var mı? Rahmetli babamın; “Oğlum, bir mahallede, doğru dürüst eski Türkçe okuyup yazabilen, bir iki kişi ya vardı, ya yoktu. Bir mektup geldiğinde, okuyacak insan aranırdı. Okuyamadığı yer oldu mu yakıştırırdı!” dediğini de gün gibi anımsarım. Rahmetli peder 1923 doğumlu ve şehrin “yerlisi” idi.
Biliyorsunuz, mektup yazmışlar, zarfın üzerini doldurmuşlar. Elazığ’a gönderecekler. Elazığ’ın o zamanki ismi; “Mamûret ül Aziz”. Ama bir türlü bunu yazamıyorlar. Diğerleri tamam... “Nasıl olsa postaneye gidiyoruz. Memura yazdırırız!” diyorlar. Memur, evirmiş, çevirmiş, o da bir türlü yazamıyor. Ser de rezil olmak da var. Bu nedenle, “yazamıyorum!” da diyemiyor. “Hemşerim, şunu Adana yazsak olmaz mı?” diyor.
Mesela yine diyorlar ki; “Harf devrimi ile bir gecede cahil kaldık. Dedelerimizin mezar taşını okuyamıyoruz!”. Öyle mi? Kayseri, “makarr-ı ulema” (ulema yurdu) mi? Onlarca medresesi var mı? Evet. Peki, Osmanlıca bilen bir gitsin Seyid Burhanettin mezarlığına, sonra da yapılanlar dışında, kaç mezar taşını okuyabiliyorlar?
Yok ki okusunlar. Böyle bir şehirde böyle mezar taşı olur mu? “Fatih Camii” haziresi gibi olması gerekmez mi? Eminim, mezarlık “haziresinde” bulunan birkaç mezar taşını da okuyamazlar.
Bir bilgi vereceğim; “Osmanlıca'da okunması en zor yazı türleri, hızlı yazım amacıyla geliştirilen ve harflerin birbiriyle kaynaştığı Rika ile şifreli/kısaltmalı yapısı nedeniyle uzmanlık gerektiren Siyakat yazı türleridir. Rika günlük yazışmalarda kullanılırken, Siyakat özellikle mali kayıt ve vakfiye belgelerinde karşımıza çıkar.” Kaynak; AI Bakışı.
Son söz: Dönem ve o dönemin şartları bilinmeden yapılan “Derin Tahliller” yok hükmündedir. İkincisi, dil değişmemiştir; değişen sadece harfler. Halk, bürokrasi, edebiyatçı vs. yine Türkçe konuşuyor/yazıyor, Türkçe kullanıyordu.