ÖNSÖZ
Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan Sevr Antlaşması ile, Türk Ulusunu Anadolu’da dar bir alana sıkıştırarak, sonrada yok etmek amaçlanmıştır. Emperyalist devletler ve onların maşalarının, her şeyin bitti dedikleri anda, Türk Ulusunun, Mustafa Kemal’in önderliğinde başlattığı Milli Mücadelenin zaferle sonuçlanarak bütün hesapları alt üst ettiği Büyük Zaferin 103. yıl dönümünü kutluyacağımız 2022 yılı için , O günlerin heyecanını, coşkusunu yaşayanların kaleme aldığı “İzmir’in Kurtarılışı 9 Eylül 1922” yazısını sunmak istiyoruz.
Yazı, Zaferin dördüncü yıldönümü dolaysıyla Akgün tarafından kaleme alınmış, İkinci Süvari Fırkasının Hareket Alanı Takip Edilerek, Jandarma Matbaası tarafından yer yer ağdalı bir dille, Osmanlıca olarak basılmıştır (1925). Yazı önce, tarafımızdan bugünkü alfabemize çevrilmiş, genç kuşakların daha iyi anlayabilmesi için, aslına sadık kalınarak sadeleştirilmiştir.
Türklerin, Orta Asya’dan Avrupa ortalarına kadar uzanan tarihi yolculuğunda Türk Süvarilerinin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Zamanın değişimi doğrultusunda süvarı kuvvetleri tarihteki yerini alırken, süvari tarihinin kapanış perdesini, Mustafa Kemal’in Süvarileri 9-Eylül-1922’de, nal sesleriyle görkemli bir şekilde İzmir’de kapatmıştır.
Büyük Taaruz’un 103. yıldönümünde, bize bu zaferle birlikte, bu coğrafyayı yeniden kazandıran, başta Mustafa Kemal ve silah arkadaşları olmak üzere, canlarını bu topraklar için feda eden şehitlerimizi büyük bir şükran ve minnetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.
Hasan ÇİFTÇİ- Hüseyin ÇAVDAR
“Dördüncü Yıldönümü Dolaysıyla”
İZMİR’İN KURTARILIŞI
9 Eylül 1922(1338)
İkinci Süvari Fırkasının Hareket Aalanı Takip Edilmiştir.
Yazan: Akgün
Jandarma Matbaası
1925-(1341)
Dumlupınar’ın muzaffer başkumandanı, Türk ülküsüsünün canlı ve ölümsüz örneği, yeni bir tarih yazarak tunç eliyle:
Emrini verince, en büyük kumandanlarından en küçük erlere kadar. bütün ordunun kalbinde hasıl olan nihayetsiz bir şevk ile, İzmir’e doğru, cihanı hayrete bırakan bir muazzam yürüyüş ve hakiki bir yarış başlamıştır.
Perde perde açılan ufuklara doğru uçucu bir süratle koşan ve artık resmen, arazide yol, dağ, dere, tepe, uçurum tanımayan bu tarihi yarışı, İzmir’in kurtarılışının dürdüncü yıldönümü münasebetiyle kuş bakışı bir daha tekrar etmek ve bu emsalsiz harika(lı) zevki çağdaş kuşaklara tekrar yaşatmak emeliyle, İzmir’e süvari kolordusunun öncüsi olarak giren ikinci Süvari Fırkası’nın izlerini hayalen takip ediyoruz.
AKDENİZ HEDEFİNE DOĞRU
7 Eylül 338 (1922) sabahı berrak, temiz, penbe bir şafak vakti Salihli’nin kuzey batısına doğru uzanan tepeleri, sanatkar fırçasıyla süslüyor, yeşillikler, şeffaf, sarımtrak bir renk ile parlıyor, Belenköy ve Bergan Köyleri şaşkın ve sersemlik içinde, korkunç ve feci bir rüyadan uyanıyordu.
Bir gün evvel bu penbe dağlardan, solgun yeşilliklerden yenik Yunan Ordusu, kirli pis bir sel gibi akmış, korkak bir hırsız, hayin bir katil gibi sefil ve perişan kaçmıştı. Büyük ve şiddetli dolu ve fırtınadan sonra açılan hava gibi, her taraftan açık bir neşe vardı. Bu fırtınadan ateş kan selinden kurtulmak için civar köylerin dağlara çekilmiş ahalisi, yavaş yavaş saklandıkları hendeklerden başlarını kaldırıyor, uçuk ve donuk nazarlarla ufukları merakla inceliyordu.
Kaç gündür birbirine zıt haberler ve söylentiler arasında bazan ölüm, bazan kurtuluş titremeleri ve ürpertisi yaşamışlardı. Ve nihayet Türk zaferi, bütün büyüklüğü ve yıldırım süratiyle gerçekleşerek, bütün o korkuları, ıztırapları, karanlıkları bir anda silmiş ve düşmanı vahşi bir korku ile vahşi bir yırtıcılıkla kaçırmıştı. Artık galip ve kurtarıcı Türk Ordusunu bekliyorlardı. İlk önce kadınlar gördü, yanık kalpler hep birden bağırdılar:
-İşte Geliyorlar!!...
Gören görmeyen herkes bu sözü tekrar ediyordu. Uzakda vadilerin kıvrımlarında koyu, ipek bir şeridin uzandığı görülüyordu.
Geliyorlar ! Geliyorlar !!
İhtiyarlar seçdeye kapandı, çocuklar çırpındı, sevinç yaşlarıyla bütün çehreler yıkandı.
Bizim Süvariler !! diyorlardı.
-Bizim Süvariler!…
Nemli gözlerin önünden, efsanevi ve rüya gibi bir seyir ile Türk Süvarileri geçiyordu. Yakınlaştıkca süvarilerin yanık çelikleşmiş çehrelerinde ki ağır başlılık ve heybet çatılmış kaşlarının ifade ettiği yiğitlik bu, esaretten, ölümden, yangından kurtarılmış insanlar üzerinde ilahi bir tesir bırakıyordu.
At nallarının çıkardığı düzenli ve ahenkli velvele ile sanki her taraf donmuş gibi idi. Yalnız onlar yürüyorlardı. durmadan ve canlı, seri, hızlı, geçiyorlardı. Eski ülkelerin uzak diyarlarında, yadellerinde yıllarca askerlik etmiş, köylü, ihtiyarlar, ihtiyar askerler, ıslanan gözlerini yırtık yenleriyle silerek ve gözlerine inanamıyarak bakıyorlardı. Düşmanın birkaç sene evvel vatana ilk musallat olduğu sırada, küçük küçük müfrezeler ve çeteler halinde başlayan milli direniş, düzenli, muazzam ve heybetli bir orduya dönüşmüş bir mucize şeklini almıştı.
Bu, geçen ve nihayeti gelmeyen suvarileri, toplar ve makineli tefenkleri gördükçe, her günü bir asırdan daha uzun ve ağır geçen, düşman istilası altında sayıkladıkları rüyaların gerçekleşmesini görmekten dolayı bir heyecanla titriyorlardı. Beklenilen o var olma günü, kurtuluş günü nihayet bir gerçek olmuştu. Ve işte Türk Ordusu uzun özlemden, şevkten, dualardan sonra vatanın ve neslin ebedi düşmanını ezici ve özverili bir hamle ile ezmiş, perişan etmiş gelmişti. Köylü ihtiyar askerler, bu kadar çok miktarda Türk Süvarisini toplu bir halde, böyle ve bu derece şen ve muzaffer gördüklerini hatırlamıyorlardı. Onlar, hep yıllarca askerlik namına ağır yenilgi, geri çekilme, bozgun, göç etme ve sefalet görmeye alışmış talihsizlerdi. Türk Ordusu’nun kötü idare yüzünden taarruz kabiliyetini kaybettiği ve en büyük kahramanlığı savunmada gösterdiği fedakarlığa özgü kaldığı karanlık devrin askerleri oldukları için bu basit ihtiyarların kalbinde gözlemlerinin düğümlenmiş olan ümitsiz kanaatları şimdi kendiliğinden çözülmüştü.
Bu, genç ve galip ordunun, yeni Türk Ordusu’nun, kıyafetide başka türlü idi. Hepsinin başlıklarında hilal vardı. Ve bu hilaller, yanık ve tozlu çehrelere göksel bir görkem vermişti.
Kadın, erkek, ihtiyar, genç… içlerinden doğan ortak ve minnettar bir duygu ile süvarileri eğlemek, onlara bir şeyler söylemek, boyunlarına sarılmak ve atlarının ayaklarına kapanmak arzusuyla titrediler. O kadar süratli geçiyorlardı ki, cesaret edemediler, imkan bulamadılar. Onların yollarından bir dakika alıkoymak düşmanın birkaç adım daha kaçmasını, uzaklaşmasına sebep olabilirdi.
Süvariler, beyaz, ışıklı bir toz bulutu içinde – sanki semalardan inmiş Türkün intikam ordusu- düşmanın izleri yönünde süzülerek gözden kayıp oldular.
Bu geçenler Türk süvarileriydi..
Fırka 7 Eylül 1922 günü tam altmış kilometre kat ederek gün batımından iki saat sonra hafif alacakaranlıkta Mütevelli Köyüne ulaştı. Takip edilen yol üzerinde hiçbir düşmana tesadüf edilmemişti. Bütün askerler, yorgunluk, açlık, susuzluk gibi ihtiyaçlardan ve tesirlerden uzak idi. Bunların en büyük ızdırabını durmak dinlenmek teşkil ediyordu. Mütevelli Köyü civarında açık ordugahta geceyi geçiren Fırka, tek bir kalp gibi aynı duygu, aynı fikir, aynı heyecanla titriyordu, O da:
Bu fikir yalnız Fırkada değil, bütün ordunun en yüksek en büyük kumanda heyetinden erlere kadar bütün ordunun ruhunda çelik bir aşk halinde idi. Her türlü teknik sevk ve idare ve önlemlerin üstünde bu fikir, özellikle en ilerde düşmanla temasta bulunan alayları adeta emir ve hükmine boyun eğdiren kutsal bir ülkü halini akmıştı. 7/8/Eylül/1922 gecesi Manisa’ya gelmiş olan 5. Kolordu (Süvari Kolordusu) Kumandanlığından şu anlamda bir emir alındı:
“Fırka 8/9//1922 sabahı Horozköy ve Bozköy mıntıkasına ulaşacak surette ilerliyecek ve takip eden hareket hakkında emir almak üzere de 8/9/1922 gün ortasında Manisa’da bir subay bulunduracaktır.
Bu emir 8/9/1922 sabahı tamamen tatbik edildi. Yirminci Süvari Alayı öncüye ayrılarak Alaydan çıkarılan kuvvetli subay keşif kolu Horozköy, Bozköy, Sapanca, Boşnak Köyleri üzerinden, İzmir istikametini keşfetmek üzere, öğleden evvel saat 6.00’da hareket ettirildi. Yarım saat sonrada Öncü Alayı yürüyüşe geçti. Bundan sonra büyük kısmı başta, Onüçüncü Alay olarak batarya, Dördüncü alay, İkinci Alay, Sıhhıye, İstihkam, Muhabere…yürüyüş sırasıyla Horozköy yönünde harekete başladı.
Genel taaruzun başından itibaren kesintisiz ve aralıksız pek mühim ve çetin vazifeler almış olan fırka, uzun ve sürekli harpler, yürüyüşler yapmış olmasına rağmen büyük bir zindelik gösteriyor ve bir adım daha ilerlemek için sabırsızlandığı görülüyordu. Toplanma ve yürüyüşe geçiş hareketleri daha gözü pek bir şekilde yapılıyordu.
Bu genel ve ateşli duygu, sanki süvari hayvanlarınada bulaşmış gibi, onlarda bütün yorgunluklarını güçlüklerini hafife alıyor ileri atılmak için dizginlerin gevşetilmelerinden yararlanmaya çalışıyorlardı.
Doğaları gereği onlarda, bu vatanın havasından, suyundan, ürünlerinden hülasa temel ögeleri bu vatanın doğal kimyasından oluşmuş değil mi idi? Bilinçsizce bir içgüdü ile sanki binicilerinin azim ve emellerine ortak imiş gibi hayvanlarda bile bir ileri atılma heyecanı vardı. (Deam Edecek)
AHMET KARAASLAN
POLİS
Mustafa Cengiz
KAYSERİSPOR’UN KALİTE TESCİL ZAMANI
Mustafa Cengiz CENK MEYDANI
DEĞERİNİN FARKINDA OLMAYANLARDAN UZAK DURACAKSIN…
Faruk Ergan
HAKSIZLIĞA SESSİZ KALMAK
Ahmet Sıvacı
KİTAP FUARI KAHRAMANLARI ( ! )
KADİR DAYIOĞLU
ÖZGÜR ÖZEL
Bekir Oğuz Başaran
SIFIRLA SONSUZ ARASINDA
Mustafa Mete ÖZPINAR
İNSAN OLMAK- OLABİLMEK
Mustafa Göçer
YEŞİL VATAN HAYAL DEĞİL. HEP BİRLİKTE MÜMKÜN...
Ali Rıza Navruz
ONLAR