Yıllar öncesi, yazdığım bir yazımı, tekrar vermek istedim. Umarım, bazılarımızın hafızanı tazeler, sizleri geriler götürürüm.
Şiremenli, Kiçikapı’nın ünlü caddesİ. Merkez Bankası ile Lise arasından başlayıp Hacıkasım Camii’nde sonlanan caddenin ünü, “bizim çalgıcılar”ından gelir. Gerçi cadde eski halinden çok uzak ama yine “çalgıcılar” yerinde duruyor. Tabii, bu sefer de, “gözden ırak” olmamak için biraz yer değiştirdiler… İlk ve son baharın ılık ve güneşli günlerinde kendilerine Kiçikapı’nın göbeğinde ve Ticaret Odası’nın önünü mesken tuttular.
Anılan yerde, öbek öbek duran, sohbet eden, çoğunun cebinde evine ekmek alacak parası bulunmayan, “ameleden” farklı insanlar, işte bunlar. Kendi çaplarında sanatçılar. Kimi ritim tutar, kimi yay çeker, kimi mızrap vurur, kimi klarnet üfler. Velhasılıkelam farklı renkte, farklı dünyaların insanıdır bunlar. Bir asra yakın bu kentte yaşamaları, bunları bizden biri haline getirdi.
Meslek öldüğü, meslek öldürüldüğü; devletin, belediyenin himayesi üzerlerinden çekildiği için sayıları giderek azalmakta. Ben diyeyim elli, siz deyin yüz kişi falanlar. Tabii, her biri beş altı baş horantayı geçindiriyor.
Aslında ölen bunlar değil, ölen bir meslek, “çalgıcılık”, bir “sanat” dalı, bir kültür, bir gelenek… Taaa… Ermeni hemşerilerimizle başlayıp günümüze kadar gelen bir hayat tarzı. Peki, bu meslek ölmeli mi? Bu renkli ve sanatçı ruhlu, efendi, karşılaştığınızda önlerini ilikleyen insanlar terki hayat mı, etmeli? Hayır…
Şehrimizde bu mesleğin pirleri Miran, Karabit, Agop, Hacik, Hamparsumların dönemlerine yetişemedim ama onlardan el alan, mesleği onlardan öğrenen Yunanistan “mübadillerinin” çocukları ile tanışma fırsatı buldum, onlarla “çaldım, çığırdım”. Eminim, sizlerin de çoğu yapmıştır bunu.
Dedelerinin, babalarının asıl mesleği değilmiş “çalgıcılık”. Ermenilerden öğrenmişler. “Keşke öğrenmeseydik” de bu “duruma” düşmeseydik diyorlar. İş yok, güç yok diyorlar. “Mübadele” sırasında kendilerine verilen mallar mülkler de şu ya da bu nedenle ellerinden çıkmış.
Bir de buna, “sokak düğünlerine” kısıtlama getirilmesi, mekteplilerin piyasa yapmaya başlamaları, üstüne üstlük “mehterin” patates gibi her yemeğe girmesi pardon her etkinlikte hazır ve nazır olması, sıkıntılarının had safhaya çıkmasına neden olmuş.
Abartmıyorum… Bu insanları yarım asrı aşkın bir süre tanırım… Okul ve iş hayatımın önemli bir kısmı Kiçkapı’da geçti… Halen de buradayım… Her biri birer Selanik “mübadili” olan, “Çingene” olmadıklarını üstüne basa basa söyleyen merhum Profesör Kamil Yaşar’ı, yine merhum Bektaş Menge’yi, udi Hacıali Ustaeski’yi, İhsan ve Salih Menge kardeşleri, Erol Burkayı vs. yakından tanıdım… Çoğuyla da “çaldık, çığırdık” geçmişte, demiştim. İyi ki de “çalıp, çığırmışız”. Bu sayede farklı insanları, farklı dünyaları tanıma fırsatı bulduk.
Şimdi ise, ayak üstü de olsa görüşür, sohbet eder, eski düğünlerden, köçeklerden, dansözlerden, delikanlılardan, düğün kavgalarından, sarhoşlardan söz ederiz. Tabii, iki taşın arasında hemen sıkıntılarını dile getirirler, yazmamızı isterler, haklı olarak.
“Sokak düğünlerine” yasaklama gelmiş. Yüksek seviyede ses çıkıyor diye… Aslında emniyet haklı. Kimseyi rahatsız etmeye hakkımız yok. Aksi davrananlara, “kabahatler kanunu” gereği ceza yazılıyormuş. Çoğunun ceza sayısı sekiz-onu bulmuş. “Eve götürecek ekmek parası yok… Cezayı nasıl ödeyeli!” diyorlar.
Eskiden oturdukları gecekonduların ya da eski evlerin kiralarını az çok ödeyebiliyorlarmış. Şimdi ise buralar yıkılmış. Apartmana çıkmak zorunda kalmışlar. Arada bir ev sahibi geliyormuş, “hemşerim kira!” diyerek. Onlar da ne desin; “cep delik cepken delik, … kevgire döndük be kardeşim!” şiirini okuyorlarmış, Orhan Veli’nin.
Sayın Valimizden, sayın Emniyet Müdürümüzden bir istekleri var. Diyorlar ki, “gürültü çıkartan bizim sazlarımız değil. Ses yükselticiler. Bizler de kullanmayız. Bunları yasaklasınlar. Sokak ve bahçe düğünlerine izin versinler. Yoksa açız. En ufak ihtiyacımızı giderebilecek durumda değiliz. Biz ne yapacağız. Mesleğimiz de ölüyor?”
Evet ben de soruyorum Sayın Büyüklerimize ve tabii belediye başkanlarımıza; Bu insanlar bu şehrin gerçeği, bu şehirde yaşıyorlar, bizim kent kültürümüzün bir parçası. Her şeyden öte hemşerimiz. Ne yapsınlar? Ne tavsiye edersiniz? Sizleri baba biliyorlar ve el uzatmanızı, meslek icrasında yaşadıkları sıkıntıları halletmenizi bekliyorlar.
Konuyu, “Şiremenli”’yi şiiri ile ölümsüzleştiren merhum Aydemir Doğan abimizin bir dörtlüğü ile noktalayalım, şimdilik: “Yâr gitti yâran gitti, / Bu ne iştir Yârabbî / Mâlum düzenin böyle, / Kandilin yağı bitti..!”