“Kahramanmaraş bir ortaokulda on dört yaşındaki bir öğrenci tarafından düzenlenen silahlı saldırıda dokuzu öğrenci, biri öğretmen olmak üzere on kişinin hayatını kaybettiğini, on üç kişinin yaralandığını” haber merkezlerine “flash haber” olarak düştü.
**
“Bir gün önce 14 Nisan 2026 tarihinde Şanlıurfa ilinin Siverek ilçesinde bir liseye bir saldırı gerçekleşti. Okulun eski bir tarafından pompalı av tüfeği ile yapılan saldırıda on altı kişi yaralandı. Saldırgan ise intihar etti.”
**
Okullarda, sokaklarda benzeri vahşetlere çok rastlar olduk. Tabii, hemen, konunun da uzman olmayanları da ekonomik, pedagojik, psikolojik, sosyal, siyasal yanlarını bir bir anlatmaya başladılar. Hele birileri var ki, “laik, karma Cumhuriyet eğitiminin” bir sonucu olduğunu, utanmadan anlattı, televizyonlarda, gazetelerde.
**
Tabii, sonuç “eski Türkiye’nin!”, “parantezi kapatılan”, “devre arası verilen” Türkiye’nin, tabii dilleri varmıyor söylemeye “Atatürk Türkiyesi”nin eseriydi…
**
Tabii, “Atatürk Türkiyesi”nin okullarında okuyan, mahallelerinde yaşayan birisi olarak, nasıl bir ortamda yaşadığımızın örneklerini vermek istedim. Bakalım, bugünlere benziyor muymuş?
**
Efendim, o dönemlerde öğretmenlerden korkulur ama saygı duyulurdu. Elbette “dayak” da yenirdi. Öyle ya veliler çocuklarını; “eti senin kemiği benim!” diye öğretmenlere teslim edilirdi; “Dayak cennetten çıkma!” kabul ederdi veliler. İnanın, bir de evde, babanızdan dayak yeriniz. O nedenle “Eski Türkiye”de ilk ve ortaokullar “öğrenim” yanında “eğitim kurumlarıydı”. Namık Kavraal Hocamızın ifadesi ile; “okullar da sadece teorik eğitim alınmaz, hayat yaşanırdı da!”
**
Şimdi, “eğitim kalktı”, “öğretim” ise hak getire. Öğretmen nasıl “eğitsin” ki öğrenciyi? Velisi başta olmak üzere, şikayetçi oluyorlar, okuldan ve öğretmenden. Bırakın “dayağı”, “timtik!” vurmayı, sert bir söz söyle de bir gör.
**
Hemen öğretmen sorguya çekiliyor. CİMER’e şikayet ediliyor. Bunun üzerine öğretmen ve okul ne yapsın? “Koyver gitsin!” diyor, suya sabuna dokunmuyor, dersini verip gidiyor.
**
Aradan yıllar geçer, dayak yiyenler bile öğretmenlerini saygı ile anar, hayatta olanları görünce, ceketini düğmeler, eğilir, hürmetlerini sunar, elini öperdi.
**
Yaşananlar çoktan unutulmuştu artık, yenen dayaklar da…
İşte beğenmedikleri, acımasızca eleştirdikleri “eski Türkiye”, buydu.
**
Okullarda elbette çocuklar da kavga ederdi. Hem de içesine kavgalar… Araya öğretmenler, abiler girer, olay orada kalırdı. Kavgacılar da ömür boyu dostça, arkadaşça davranırdı birbirlerine…
**
Yaşananlar çoktan unutulmuştu artık, yenen dayaklar da…
İşte beğenmedikleri, acımasızca eleştirdikleri “eski Türkiye, buydu.
**
Okullar arası kavgalar olurdu. Hem de nasıl; özellikle maçlarda… Taraflar birbirlerine girer, kıyasıya kavga olurdu. Mesela “Lise-Erkek Sanat” maçlarında da sık gözükürdü, genellikle de Erkek Sanat öğrencileri, Lise öğrencilerini döver, “sıçtıkları yere!” kadar kovalar ama olay orada biterdi. Dostluklar arkadaşlıklar devam ederdi.
Suat Öztorun abim anlatmıştı. Sümer sahasında, yine bir “Lise-Erkek Sanat Okulu” maçında, Sanat Okulu yenilmiş, zaten hiçbir zaman yenemezlerdi, bunun üzerine Sanatlılar, başlamışlar taş yağdırmaya, korunmak için de Liseliler, kaçmaya…
**
Kaçanlar arasında, maçları çok seven, her Lise maçına giden, matematik hocamız, rahmetli Hilmi Kurtoğlu da varmış… Hocamız da başına küçük çantasını koymuş, korunmak için; başlamış kaçmaya. Bir yandan da kaçan liselilere, “çocuklar tam sırası, siz de bana taş atsanıza, tam sırası!”, diyormuş; “siz de benden öcünüzü alın!” dercesine.
**
Yaşananlar çoktan unutulmuştu artık, yenen dayaklar da; yenen “daşlar” da…
İşte beğenmedikleri, acımasızca eleştirdikleri “eski Türkiye”, buydu.
**
Mesela, mezarlıklarda, “daş döüşüş” oynardı mahalleliler. En şiddetlisi Çifteönü-Çorakçılar; Hunat-Dabaklarönü arasında olurdu. Birbirlerine kıyasıya “daş atarlardı”, sapanla… Galip gelenler mahalleyi basar, mahalle fırından “börek, çörek, baklava, halka, kete!” ne varsa alıp götürürdü. Öyle ya, bunlar “ganimet hükmündeydi!”, “eski Türkiye’den” gelen bir haktı.
**
İlki Çifteönü mezarlığında yapılırdı. İkincisine hedef “Gültepe parkını” ele geçirmekti. Parkı ele geçiren galip sayılırdı.
**
Mesela, yakından tanıdığım, baba dostumuz, “Yallıların Nuh Ağanın (Köseoğlu)“ bir gözü kördü. Zira; “daş döüşünde” gözüne gelen “daş” nedeniyle, gözünün birisi gitmişti.
**
Olaya polis müdahale etmeye kalkar, bunun üzerine, biraz önce kavga eden taraflar, birleşir, bu sefer polisleri “daşlamaya” başlar. Bir bakmışsın, karakollar “daş döğüşçülerle” ile dolar, araya giren “şehrin hatırlıları”, serbest bıraktırırlardı.
**
Yaşananlar çoktan unutulmuştu artık, yenen dayaklar da, “daşlar” da; yağmalanan fırınlar da …
İşte beğenmedikleri, acımasızca eleştirdikleri “eski Türkiye”, buydu.
**
Olaylarda ölen öğretmenimize ve çocuklarımıza rahmet diliyorum.