Atatürk merhum, sadece siyasetçi ve asker olarak bilinir. Bu doğru… Nitekim rahmetli İsmet Paşa “Gazi Paşa” için; “Onun şüphesiz büyük askerdi ama siyasi yanı daha büyüktü!” diyor. Okudukça öğreniyoruz; Atatürk, aynı zamanda büyük bir gönül adamıydı; gönül almayı bilirdi. Mesela, Çerkez Ethem için, defalarla uğraştı, gittiği yolun yanlış olduğunu belirtti, yanılmıyorsam iki kez de “heyet-i Nâsiha (Nasihat heyeti)” gönderdi, yaptıkları hizmeti göz önüne alarak.
İnanılmaz derecede İsmet Paşa düşmanı, “düzenli orduya” karşı Ethem ve kardeşlerinin Saruhan/ Manisa Milletvekili Reşit ve Tevfik düzenli/milli orduya karşı savaş açmasını; İngilizlerle işbirliği yapmasını, hiç affetmedi. Sonunda Ethem ve kardeşleri ülkeyi terk etti, İngilizlere sığındı.
Mesela, İsmet Paşa, Cumhuriyet devrimleri konusunda çok katı. İzmir suikastine karışan, ünlü ittihatçı Dr. Nazım’ın (Adnan Menderes’in eşi Berrin Menderes'in dayısı) idam kararı imza için önüne gelince, İmza atmakta tereddüt ediyor; kelime de yanılabilirim, “zafiyette etme Paşam at imzayı!”, diyor.
İdam tamamlanıyor haber getiriyorlar. Paşamız, “son sözü ne oldu!” diyor. Gidin paşaya söyleyin; sözleri Nedim’e ait; "Bu imtidâd-ı cevre kim, bahtın şitâbı var/ Mihnet-medâr olan feleğe intisâbı var" diye başlayan beytini okudu, diyorlar. Bu güfteyi, ünlü bestekâr Lemi Atlı uşak makamında bestelemiş. Atatürk, derin derin düşünüyor zira her ittihatçını ne yapıp, ne yapamayacağını çok iyi biliyor. Evet. İttihat Terakki’yi bilmeden anlamdan, “Türk devrimini” anlamak mümkün değil. Önlerinde saygı ile eğiliyorum.
Gönül adamlığı ile ilgili bir anıyı, dostum arkadaşım, İrfan Bilgin, “Yıldızlılar (YTÜ) grubunda” bir alıntı paylaşmış. Ben de paylaşıyorum. Aslında bu anekdot, çok kaynata var.
[Ünlü bestekâr Osman Hihat Akının dedesi] “Ahmet Rasim meslek yaşamının elli ikinci yılında işsiz kalmış, Ankara’ya iş aramaya gitmişti. Üstat altmış üç yaşındaydı ve o güne dek yüz kitaba imza atmıştı. Ankara’ya gittiğinde, yolda o dönemin ünlü gazetecilerinden İsmail Müştak ile karşılaştılar. Ahmet Rasim’i Ankara’da görmek, İsmail Müştak’ı şaşırtmıştı.
“Hayrola üstat?” dedi. “Sizin Ankara’da ne işiniz var?” Ahmet Rasim “işsiz kaldım” demedi de; “Fırıncılar ekmeği yuvarlak yapıyor, ekmek elimden kaydı, Ankara’ya kadar yuvarlandı. Ben de ekmeğin peşinden geldim!” dedi.
Bu anlatım, İsmail Müştak'ın çok hoşuna gitmişti. Ahmet Rasim’den ayrılırken hâlâ gülüyordu. O kadar ki, akşam Atatürk’ün sofrasında da Ahmet Rasim’in sözlerini yineleyerek orada bulunan arkadaşlarını neşelendirmek istedi.
Ne var ki Atatürk’ün hoşuna gitmemişti işittikleri. İsmail Müştak’a çıkışır gibi sordu: “Peki, Ahmet Rasim Bey’in iş meselesiyle alakadar oldunuz mu?” İsmail Müştak mahcup halde, “Hayır, Paşam!” dedi.
Atatürk: “Peki ya, üstadın nerede kaldığını öğrendiniz mi?” Bu soruya da olumsuz yanıt verilince, Atatürk’ün canı sıkılmıştı: “Türk irfanına yarım asırdan fazla bir zamandan beri hizmet etmiş yaşlı ve muhterem bir zat işsiz kalıp Ankara’ya kadar geliyor, siz ona yardımcı olmuyorsunuz. Hatta nerede kaldığını dahi sorup öğrenmiyorsunuz...” diyerek eleştirdi.
Sonra hemen bir araç çıkartarak, Ankara otellerinde Ahmet Rasim’i arattı. Dönemin Ankara’sında çok sayıda otel yoktu zaten. Üstadı bulmak zor olmamıştı. Hemen araca bindirip Atatürk’ün yanına götürdüler.
Atatürk, Ahmet Rasim’i kapıda karşıladı. Sofraya buyur etti. Yanına oturttu. Kendi eliyle ona ikramlarda bulundu. Hatırını sordu. Atatürk, özellikle Balkan Savaşı yıllarında Ahmet Rasim’in cepheleri dolaşarak yazdığı röportajları ilgiyle izlerdi. Ondan sonraki dönemlerde de üstadın yazılarını hayranlıkla okurdu.
Bu değerli kalem sahibinin işsiz kalması Paşa’ya dokunmuştu. Bir ara kulağına doğru eğilerek: “Üstadım, münhal bir mebusluğumuz var. Kabul buyurur musunuz?” diye sordu.
Ahmet Rasim o kadar etkilenmişti ki, bu incelikli iş önerisi karşısında dayanamadı, kalktı, Atatürk’ün elini öpmek istedi ve şöyle dedi: “Ekmek, gerçekten Aslan’ın ağzında imiş!” Atatürk üstada elini öptürmedi; bir emeklilik ikramiyesi gibi, 1927’den 1932 yılında ölümüne kadar İstanbul milletvekili olma şansını verdi.”
Analitik düşünmek böyle bir şeydir. Önce nedenini düşünür. Sonra niçin sorusunu sorar kendi kendine. Sorun çözme odaklıdır ve çözüm üretir. İsmail Müştak, Ahmet Rasim'in anlattıklarını bir espri olarak değerlendirmiş! ve Mustafa Kemal ise o keskin zekası ve analitik düşüncesiyle Ahmet Rasim'in işsiz olduğunu anlamış...
“Evet… Yüzyılın lideri olmak kolay değildir... … “