Ulaşım ile ilgili kaçıncı yazım?
Bilemiyorum.
İlgim olmamasına rağmen, belki de, mühendis olmanın verdiği duyarlılık, konuya sık sık değinmeme neden oluyor.
Bir kere ulaşım, çok disiplinli bir konu.
“Faz-nötr çek götür!” ya da “Terzilik dediğin ne ki, önü ile arkası, kolu ile yakası!” türünden şeyler değil.
Hareket halindeki bir cisim nasıl “fizik yasalarına” tabi ise, hareket halindeki araçlar da buna tabidir.
Mesela, hız iki katına çıkınca kinetik enerjisi de iki kat değil dört katına çıkar.
Mesela, 30 km/h hızla hareket eden bir araç bir duvara çarptığında göreceği hasar, hızı 60 km/h hıza çıkınca hasar iki katı değil dört katı olur.
İsterseniz konuya, şu soru ile başlayalım: Melikgazi, Kocasinan ve Gültepe oto alt geçitlerin virajlarında korkuluklar var…
Dikkat ederseniz bunların bir bölümü ezilmiş, bir bölümünün boyası çizilmiş; bir bölümüne de sonradan boyanmış vs.
Yanılıyorsam düzeltin, devreye girdiği 2005 yılından beri her yıl, her birinde üç beş kazanın vuku bulduğu da bir gerçek. Peki, neden?
Kimseyi suçlamak ya da eleştirmek için söylemiyorum… Yapılmış, geçmiş gitmiş, iş bitmiş. Bundan sonraki benzeri yatırımlarda, bu proje, umarım Belediyemize örnek olur.
O günlerde, bu sütunda, “bu geçitlerden 50 kilometre saat hızla geçmeyi bir yana bırakın, 40 kilometre saatle bile güvenli bir biçimde geçemezsiniz, dolayısıyla önlem alın”, demiştim.
Sonuçta geçitler, “oklarla” ve “30” kilometre saat hız uyarılarıyla donatıldı; bunlar da yetmedi, hız uyaran “elektronik ekran” kondu.
Bariyerler de sonradan konan elemanlar cümlesinden.
Sonuçta, alınması gereken önlemlerin tamamına yakınını aldılar.
Tabi, yeniden yapmak olanaklı değil.
Bundan sonrası, sürücülerin “bilgi ve uyarı” işaretlerine uymalarına bağlı.
Uymayanların kazaya karışması kaçınılmaz. Aksine, “hareket yasaları” izin vermez.
Ulaştırma; ciddi bir bilim dalı, söyledim. İşin ekonomisi, yapılabilirliği bir yana, fizikte gördüğümüz “Hareket yasalarının” hemen hemen hepsi ilgi alanına girer. Yukarıda da değinmiştim.
Bizim geçitlerde ki sorun; “deverin” yani virajın ya da “kurp”un iç ve dış sınırları arasındaki yükseklik farkının, “40-50” hatta “30” kilometre hızlar için uygun olmamasından kaynaklanıyor, olsa gerek.
Bu nedenle, bu hızlar için ortaya çıkan “merkezcil ivme/merkezkaç kuvveti” araçları savuruyor. Bir de yolun acemisiysen, hapı yuttunuz.
Söz ulaştırmadan ve ulaşımın da bir bilim olduğundan açılmışken Milli Mücadelenin ilk yıllarında yaşanan bir olayı nakletmek istiyorum…
Umarım kulaklara küpe; örnek bir bürokrat ve Atatürk’ü bir kez daha hatırlamamıza vesile olur.
Milli Mücadelenin en ateşli günlerinde Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, demiryolu yetkililerine telgrafla; “cepheye asker ve mühimmat sevkiyâtının hızlandırılması”nı emretmiş.
Telgrafın başlığı da; “Dakika tehir idamla cezalandırılacaktır.”
Meclis yetkileri ile donatılmış Mustafa Kemal’in bu “kesin ve hayati emri”, yetkililerce uygulamaya konulmaz ve şu “cevabi telgraf çekilir”; şu yanıt verilir:
“Hat daha süratli gitmeye uygun değildir, lokomotifin 40 km’den daha süratli gitmesi raydan çıkmaya sebep olacağından tek sevkiyat bile yapılamayabilir, ikinci emrinizi bekliyorum”.
Bu “cevabi telgrafı” çeken, demiryollarından sorumlu, daha sonraları Nafiâ Vekili olan, Kayseri Elektrik Şirketi’nin İmtiyaz Mukavelenâmesi’nde imzası bulunan, Behiç Bey (Erkin). Behiç beyin anıları ve torununun yayınladığı dedesi ile ilgili kitap var.
Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Aynı zamanda kurmay albay olan Behiç Bey’in bu “cevabi telgrafına” Mustafa Kemal Paşa ne cevap veriyor, biliyor musunuz?
“Siz, nasıl uygun görürseniz.”
Nokta…
İşte bürokrat, işte “Diktatör Atatürk!”.