Kuşku, insanın kurduymuş.
Kurdun ağacı yediği gibi kuşku da insanı yer bitirirmiş. O nedenle, otoriter ve totaliter rejimlerde, “düşüncelere bile pranga vurulmak istenirmiş!”
Temel çok çapkınmış. Her gün bir başkasıyla aşna fişne edip, eşini sürekli aldatırmış. Yine her gün kocasının elbiselerinde farklı renklerde kadın saçları bulan eşi, eve gelen Temel'e bağırıp, çağırırmış:
- Herif herif... Utanman yok mu? Bu defa da bir sarışınla beraber olmuşsun.
- Allah senin cezanı verecek... Beni bu kez bir kızıl saçlıyla aldatmışsın…
- Ne biçim adamsın sen? Nereden buldun o siyah saçlı kadını?
Temel her gün ihtar almaktan yorulmuş. bir daha çapkınlık etmeyeceğine yemin etmiş. Ancak ertesi akşam işinden eve döndüğünde, hanımını yine öfke içinde bulmuş; bağırıp çağırıyormuş:
- Sen iflah olmaz bir adamsın Temel... Şimdi de kel kadınlarla çapkınlık etmeye başlamışsın. Elbisende bir tane bile saç teli yoktu.”
***
Bizim “ecmain” takımının ve AK Partilileri; “Mahkeme kararıdır, saygı duymak gerekir!” muhabbeti sardı; sorma gitsin… Her içeri giren için bu söyleniyor. Bunun bir başka ifadesi de “aklan da gel!”
Bu bir yol oldu mu nerede başlayıp nerede biteceği bilinmez. O nedenle; “yol olmasın bir kere üstünden çok geçen olur!” demişler.
Doğrudur… Soruşturma gizlidir, mahkemenin sonucunu beklemek ve sonuca saygı duymak gerekir. Ama bu durumda isterseniz hafızamızı yoklayalım ve geriye doğru bir göz atalım…
Teşekkül tarzı ne olursa olsun, İstiklal Mahkemeleri de, adı üstünde bir mahkeme, kanunla kurulmuştur, verdikleri kararlara saygı duymak gerekir. İskilipli Atıf’ı yargılayan da mahkemeydi.
Necip Fazıl’ı yargılayan da, Nazım Hikmet’i yargılayan da, Kemal Tahir’i yargılayan da, Deniz Geçmişleri yargılayan da, İsa Armağan ve Mustafa Pehlivanoğlu’nu yargılayan da birer mahkemeydi.
Yassıada Yüksek Adalet Divanı da bir mahkemeydi, üyeleri de yüksek yargı üyelerinden oluşmuştu. Savcıları da öyle… Hal böyle olunca, çıkan kararlara saygı duymak gerekir…
Demokrat Partilileri, Tuncay Mataracı ve Hilmi İşgüzarı yargılayan ve mahkum eden Yüce Divan da bir mahkemeydi…
Sağdaki soldaki ortadaki partileri kapatan mahkemeler de birer mahkemeydi. Ne yapalım, kapattılar. Keşke kapatmasalardı.
Erbakan hocamıza on trilyon borç çıkartan mahkeme de bizim mahkemelerimizden bir mahkemeydi.
Sayın Tayyip Erdoğan’ı da yargılayan mahkeme resmen mahkemeydi; beğensek de beğenmesek de mahkum etti, Tayyip beyi.
Benzeri bir biçimde Şükrü Karatepe hocamızı yargılayan ve mahkum eden kurum da bir mahkemeydi. Yapacak bir şey yoktu.
Üniversitelerde türbanı yasaklayan kararları da mahkemeler verdi. Yanılıyor muyum?
Tabi, bunları uzatabilirsiniz. Sonuçta her mahkumiyet, her beraat bir mahkeme ilamına bağlıydı. Bir hakimin imzası vardı. Yani bir iddia eden, bir savunan ve bir de karar veren vardı…
Haaa… Unutuyordum… Biliyorsunuz bugün 31 Mart… Bundan yüz küsur yıl önce yani 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909) bir başkaldırı olmuştu. Hareket Ordusu Edirne’den geldi, başkaldırıyı bastırdı, sıkıyönetim ilan edildi, “divanı harp” kuruldu, ileri gelenler mahkeme edildi çoğu da idam edildi. Unutmayalım, bu da bir mahkemeydi…
Bir hukukçu olmadığım için “hukuk devleti” ile “yargı devletini” karıştırdım, galiba. Kusura kalmayın, kafam biraz karışık, sizinkini bilmem…