Bana, “genel siyaseti bırak, sen Kayseri ile ilgili yazılar yazmaya devam et!” diye tavsiyede bulunan dostlarımın tavsiyesine uyup, değerli dostum, arkadaşım Tuncay Sergen’in gönderdiği, geçmişe dönük, nostalji yüklü yazıyı paylaşacağım.
Umarım, kısa da olsa hoşça bir vakit geçiririz.
**
Yazının başlığı; “Saçının tellerine” Aklımda ne “sac“ vardı, ne “tel“. Yani “iş miş” düşünmüyor; doğduğum şehrin sokaklarında dolaşıyordum. Çarşıda plakçıdan yayılan ses sokağı kaplıyordu.
**
“Saçııınııın telleeeeriiinee, gönlüümüüü , gönnnlümü taaağktı kader
Önceee eliiimden tuttuuuuğ, sonra bıraaaaktııı kader..”.
**
Sevdiğim bir şarkıyı en sevdiğim şarkıcı okuyordu.
Plakçıya daldım.
**
- Bu kasedi ver, dedim.
Nedense, sonra sohbete başladık.
- Ben de Kayseriliyim.
- Kimlerdensiniz, nirde otururduğuz?
**
Konuştukça, eğri burunlu, gözbebeğinin bir kısmı gözkapağının altında duran adamı tanır gibi oluyorum…
Bir yerden gözüm ısırıyor. Ama nerden, çıkaramıyorum. Sonunda bulduk.
Kayseri Kalesi’nin arka kapısının karşısı, Selçuklu’nun Hunat Camii. Onun yanı, yine Selçuklu’dan kalma Kayseri Müzesi.
**
45-50 yıl önce köy otobüsleri müzenin arkasındaki boş alana gelirdi. Onun yanı sebze hali gibi bir yerdi. Orada köylü kaynardı…
Bacaklarından asılmış gibi, elde gezdirilerek, canlı tavuk-hindi satılırdı. Hatta bazen alanlar orada kestirip götürürlerdi.
**
Maniciler mani satardı. Samanlı kağıda, soluk maviyle yazılmış, beş altı mani ve o günün üç dört revaçta türküsünün sözleri yazılı kağıdı, mırıldanmanın biraz üstünde bir sesle, sürekli ve her zaman ,hangi mani olursa olsun tek makamla okurdu manici.
Kağıt bitince tekrar baştan alırdı. Köylüler, “Anadolu Ajansı “nı dinler gibi kulak verirler, “gönül teline dokunan “, durumuna uyan varsa 5 kuruşu bastırıp alırlardı, bu mani sayfalarını.
**
Esans satanlar camlı küçük kutularıyla dolaşır müşteri ararlardı.
Daha çok hacı yağı türünden, sonraları “Erdek Geceleri “, “Balıkesir Beyazı“ gibi yeni isim verilen bu kokuları, önce üzerinize istemeseniz de şırıngayla püskürtüp, beğendirince satarlardı.
**
O hengamede bir de çığırtkan geçerdi :
- Cenaze Cami Kebir’deeee. Lale Maalesinden Leplebici Hafıııız.
**
Ama çocuk gözümle, en dikkatimi çeken, “bul karayı al parayı“ oynatan “üçkaatçı“ ydı.
Dikine konmuş meyve sandığının üzerinde, ters çevrilmiş ikisi kırmızı biri siyah, üç iskambil kağıdının içinde karayı bulan “1 e 5” kazanırdı.
**
Cin gibi üçkaatçı av beklerdi. Köylüler, başta utangaç ve şüpheci olurlardı.
Üçkaatçıyla gözgöze bile gelemezler, yan gözle süzerlerdi tezgahı.
Sekiz on köylü birikince, sözde bir cesaretli çıkardı. Oynar ve kazanırdı. Bu kazanan genellikle üçkaatçının “emmioğlu” olurdu.
**
Emmioğlu karayı buldukça köylülerin yüzüne fer gelir, fısıldaşırlar, heyecanlanır, ümitleri artardı.
Sonra en uyanık geçinenleri öne yaklaşır, son kontrolü yapıp, parayı bastırırdı. Ama o da arada bir kazanıp, sonunda muhakkak kaybederdi.
**
O zaman bir çekingenlik olur, seyirciler şüphelenir, piyasa tavsardı. Bu defa yeni birisi çıkar (bu da muhtemelen dayıoğlu), bol bol karayı bulurdu.
Buna şehirliler “pallah virme“ derlerdi. (Parlak verme; yani, yeniden ortamı kızıştırma, ateşi parlatmak, canlandırmak gibi)
**
Kalabalığın arkasında bir çocuk, aralardan görebildiğim kadar oynayanları seyrederdim.
Köylülere acır, üçkaatçıya kötü gözle bakardım. Çalışmadan kazanmanın mümkünsüzlüğünü, o zamanlardan hissederdim. Oynamasalar isterdim.
**
Bir katkı da ben vereceğim; “üçkağıtçılar” epey bir para kazanırsa, “erkete” devreye girer; “polis geliyor!” diye hafif bağırır.
Tezgahı da toplayıp, kaçar giderlerdi. Yeni bir yerde yeni avlar beklemeye başlarlar. Kolay para kazanmak isteyenler de şaşkın şaşkın bakarlardı.
**
Çıka çıka, plakçı kırk yıl önceki o “üçkaatçı “çıkmıştı. Sora-konuşa bulmuştuk. İçimde kalmıştı demek
- Kusura bakma ama, o çocuk halimle, köylüleri kandırdığına çok kızardım. Günahtı. Senin adına ben utanırdım.
**
Sanki oynayanı uyarmak, “oynama! hep kaybediyorlar“ demek gelirdi içimden.
Oynamasalar, kaybetmeseler keşke diye düşünür, köylülere çok acırdım. Sana da kızardım, dedim
**
Üçkaatçıda cevap hazır. Bu defa da beni kandırdı(!) …
Haklıydı bir bakıma. Öyle ya, kolay kazanmak isteyenlerin [para basanların] hiç mi kabahati yoktu?
**
Kaset dönüp tekrar aynı şarkıya gelmişti:
Saçının tellerine gönlümü taktı kader
Önce elimden tuttu sonra bıraktı kader
**
- Ben gideyim dedim.
Kasetçi kasedi verdi.
Üstüne bir de ders aldım.
- “Aaabiyy gendiğe iyi bah. Gine bekliyom ha!” dedi.
Kafam karışmıştı.
- “Uğrarım”, dedim
Ayrıldık.