Cumhuriyet’in en büyük devrimi bence “Dil” yani “latin alfabesine” geçme (01 Kasım 1928) ve “Medeni Kanunun” (YT 4 Ekim 1926). İlki “ulus devlet” olma; ikincisi “kulluktan vatandaşlığa” geçme başlangıcı. O nedenle çok önemserim.
**
Aslında benzeri çalışmaları, özellikle İkinci Meşrutiyet döneminde görürüz. O nedenle merhum Tarık Zafer Tunaya hocamız; “İkinci meşrutiyet Cumhuriyet’in laboratuvarı” der. Tabii, Mustafa Kemal’in devrimciliği ve radikalciliği kendisini bu örneklerde bariz gösterir.
**
Hatırlanırsa, alfabe değişim esnasında, herkes tedirgin. Bir geçiş dönemi önerirler. İsmet Paşa bile… Atatürk; “Enver Paşa’nın durumuna düşeriz.
**
Yeni alfabenin hayata geçirilmesi için “5 ila 15 senelik” geçiş süreçleri öngören komisyonda bulunan Falih Rıfkı Atay'ın aktardığına göre Atatürk; "Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz", der.
**
“Klasik sağ”, “Osmanlı hayranları”, “Marmaratörler”, “MTTB”ciler “Dil Devrimi”ni, geçmişle bağların kopartılması olarak algılarlar. “Ah nerede o eski günler!” masalını her vesile ile dile getirirler. Osmanlı tebasının şakır şakır Osmanlıca okuyup yazdığını sanırlar; Cumhuriyet’in “kültür mültür” namına hiçbir şey bırakmadığına inanırlar.
**
Benzeri bir “derin analizi” de yıllar öncesi, Kayseri TV’de, Kocasinan Belediye Başkanı Bekir Yıldız yapmıştı. Bu vesile ile de büyük dilci, büyük dil bilimci, gerek Osmanlı ve gerekse de Cumhuriyet döneminin yüz akı, Ermeni asıllı vatandaşımız Ağop Dilaçar’a epey bindirmişti. Bir, “hain” demediği kaldı!
**
İsterseniz “öğrenme” ve dil konusuna, yaşanmış birkaç örnekle devam edelim. Merhum Abdullah Saraçoğlu’nu (1924-2001) bilmeyenimiz ve tanımayanımız yoktur. Bursa, İzmit ve Kayseri Müftülüğü yaptı. Büyük Doğu Derneği’nin Kayseri’de kurucularından.
**
Aşağıda vermeye çalıştığım anıyı, şu anda emekli, ilim ve irfan sahibi, Kayseri kültürüne çok hizmet etmiş ve etmeye de devam eden arkadaşım, dostum Hüseyin Cömert anlattı.
**
Efendim. Saraçoğlu hocamız Kayseri’ye gelmiş. Yıl 1970’ler… Müftülük görevine başlamış. Merhum İbrahim Özbekarlar başta olmak üzere, isimlerini vermeyi gereksiz gördüğüm, bir grup MHP ileri geleni Hocamıza, Milletvekili adayı olması için ziyarete giderler. Konuyu açarlar, sohbet koyulaşır…
**
Sanat, kültür vs. derken Hoca, “Bakınız çocuklar, sizlere bir şey anlatayım!” der ve anlatmaya başlar.
Rahmetli Babası, “Oğlum mektebe devam etmene gerek yok. Gel, bizim oturmalarımıza, sohbetlerimize katıl. Hem bize hizmet et, hem de mektepten daha fazla, daha güzel şeyler öğrenirsin!” der.
**
Baba sözüne uyar, beş-altı yıl kadar babasının ve arkadaşlarının rahle-i tedrisinden geçer. Ama aklında pek bir şey kalmaz, pek bir şey de öğrenemez. Sonra, okula devam eder… Ve sonunda merhum Saraçoğlu; “Çocuklar bakın, ne öğrendiysem Cumhuriyet mekteplerinde öğrendim!” der. Bu, bir hakkın teslimidir.
**
Geçenlerde bir sohbetimizde, edebiyatçı, dostumuz Osman Sel şunu söyledi: “On kişi günümüz Türkçesi bir metni Osmanlıca’ya çevirse ya da aksini yapsa on farklı metin ortaya çıkar!” demişti.
**
Gelelim diğer bir olaya… Hüseyin Cömert hocamızın gayretleriyle yayımlanan, er Hidayet Özkök’ün, Çanakkale’den-Hicaz’a isimli, nefis hatıratında geçen bir olayı bu vesile ile hatırlatmak istiyorum. “Dil Devrimi” sırasında Özkök, çocuklarıyla birlikte Samsun’da çalışıyormuş. Ellerine, Latin harfleriyle yazılmış bir ALFABE geçer. Ve, geri planları olduğu için, birkaç günde yeni ALFABE’yi öğrendiklerini söyler. Çocukları ise, daha kısa zamanda...
**
Talat Paşa’nın Dahiliye Nazırlığı döneminde, “matbu, er mektubu” basıldığını; sadece hitap edilenle, hitap eden kısımlarının boş olduğunu, hatırlatmama gerek var mı? Rahmetli babamın; “Oğlum, bir mahallede, doğru dürüst eski Türkçe okuyup yazabilen, bir iki kişi ya vardı, ya da yoktu… Bir mektup geldiğinde, okuyacak insan aranırdı. Okuyamadığı yer oldu mu yakıştırırdı!” dediğini de…
**
Biliyorsunuz, mektup yazmışlar, zarfın üzerini doldurmuşlar. Elazığ’a gönderecekler. Elazığ’ın o zamanki ismi; “Mamuret ül Aziz”. Ama bir türlü bunu yazamıyorlar. Diğerleri tamam… “Nasıl olsa postaneye gidiyoruz. Memura yazdırırız!” diyorlar. Memur, evirmiş, çevirmiş, o da bir türlü yazamıyor. Ser de rezil olmak da var. Bu nedenle, “yazamıyorum!” da diyemiyor. “Hemşerim, şunu Adana yazsak olmaz mı?” der.
**
Son söz: Dönem ve o dönemin şartları bilinmeden yapılan “Derin Analizler” yok hükmündedir… İkincisi, dil değişmemiştir; değişen sadece harfler. Halk, bürokrasi, edebiyatçı vs. yine Türkçe konuşuyor, Türkçe kullanıyor.
**
Çok merak eden varsa, erken Osmanlı döneminde, Türkçe Kur’an meallerini okumalarını tavsiye ederim. Nereden nereye gelinmiş.