“Ne yazsam ne yazsam!”, derken merhum Ahmet Haşim aklıma geldi.
Öyle ya, siyaset sahnesi mayınlarla döşeli olunca, şahsen girmeye korkuyorum. Bugünlerde Minâ Urgan’ın, “Bir Dinozorun anıları” kitabını tekrar okuyorum. Keyifli vakit geçirmek istiyorsanız mutlaka okuyun. Ben de bunu yaptım. Bir bilgi vereyim, Falih Rıfkı, Urgan’ın üvey babasıymış. Rıfkı’dan sitayişkâr bir biçim de söz eder. Onun çok iyiliğini görmüş.
Urgan’ın ifadesi ile Haşim, çok dürüst, onurlu, namuslu, kimseye eyvallahı olmayan aynı zamanda güçlü bir şairmiş. Hele bir Yahya Kemal ile karşılaştırması var, vallahi okuyunca, Kemal ile ilgili düşünceleriniz alt-üst olur. Neyse konumuz bu değil. Konumuz Haşim.
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...
Sular sarardı... Yüzün perde perde solmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisân-ı hafidir ki rûha dolmakta
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Yukarıda dizelerini verdiğim “Merdiven” isimli şiir Ahmet Haşim merhuma ait. Edebiyatla özellikle şiirler uğraşanların yakından bildiği bir eser. Lisede bizim gibi, Nihat Sami Banarlı merhumun “Türk Dili ve Edebiyatı”nı okuyanlar neredeyse ezbere bilirdi bu şiiri. Daha doğrusu, ezberletirdi bizlere edebiyat hocalarımız…
Yukarıda ki dizeler, Fransız sembolizminin etkisinde kaleme alınmış. Ülkemizde, “sembolik” şiirin ilk ve en önemli temsilcilerinden olan Haşim, babasının memuriyeti nedeniyle Bağdat’ta doğmuş. İstanbul’a geldiklerinde, ilkokula başladığında, hemen hemen hiç Türkçe bilmezmiş. Bu nedenle de, gel zaman git zaman, muarızları, “Arap Haşim!” diyerek O’nu küçültmek; O’nu aşağılamak isterlermiş…
Bir gün, bu duruma sinirlenen Süleyman Nazif merhum, mecliste bulunanlara; “Beyler beyler!.. Lütfen sözlerinize dikkat ediniz. Bağdat’ı kaybettik bari Haşim’i kaybetmeyelim!”
Bu sözleri söyleyen Nazif, Diyarbakırlı, Diyarbakır doğumlu. Gözünü budaktan esirgemeyen yiğit mi yiğit bir adam. İstanbul’un, İngilizler tarafından işgali üzerine “Kara Bir Gün!” makalesini yazacak kadar da cesur, vatanperver birisi. Makale yüzünden de Malta’ya sürülmüş.
Devam edelim… “Kara Bir Gün” makalesini yazan Nazif Basra, Kastamonu, Trabzon, Musul ve Bağdat valiliklerinde de bulunmuş. Vefatı sonrası serveti ne çıkmış? Tahmin edin bakalım: Yelek cebinde, “iki nikel kuruş”.
İnanmadınız değil mi?
İnanmamakta haklısınız…
Unutmayınız; İstiklâl Marşımızın şairi koca Akif’in, kışlık palto alabilecek parası yoktu ve “Marş” için konan “ödülü” reddetmiş; “ödül varsa ben yokum!” demişti, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’e. Konan ödül de beş yüz lira. Gerekçe de; “Bir milletin istiklal marşı para ile yazılmaz!”
Bu anekdotları, merhum Yusuf Ziya Ortaç’ın, “Portreler” isimli eserinden, aklımda kaldığı kadarı ile aktarmaya çalıştım. Umarım, kayda değer maddi bir hata yapmamışımdır. Süleyman Nazif ile ilgili bir bilgi notu da şöyle; baba tarafından Sait Faik Abasıyanık ve Ziya Gökalp ile kuzenmiş. İsterseniz konuya, yine Haşim’in, meşhur “O Belde” şiirinden, bir bölümü aktararak nokta koyalım
“Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de âlâm-fikre bir mersâ,
Olan bu mai deniz
Melali anlamayan nesle aşina değiliz.”
Hepsini, rahmetle anıyorum…