Ne Kayseri eski Kayseri, ne Türkiye eski Türkiye ve ne de dünya eski dünya. Bizim kuşak çok şanslı, bu değişimleri, kısa zamanda canlı olarak yaşadı. Yani; “Bağ-ı dehrin hem hazanın ve hem de baharın gördük!” Mesela, İstanbul’a otobüsle on beş on altı saatte giderken bugün on bir saatte gidilebiliyor. Uçakla bir, otomobil ile yedi sekiz saatte.
Bodruma, bir saatte gideceğiz dense, “ufak ufak atta civcivler yesin!” derlerdi. Bodrum nere Kayseri nere? Antalya, Bodrum “kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerdi”, bizim için. Hem Boğaköprü’yü geçen kaç “yerlimiz” vardı? Ben, üniversite sınavları için ilk defa geçmiştim, 1960’ların başında.
Magirus otobüsler bir hayatımızı değiştirmişti. Radyolar da; “Ne geçti? Magirus!” Mercedes ise bunun saltanatını yıktı; saltana hala devam ediyor.. Yol boyu pis tuvaletlere, pis lokantalara giremezdiniz. Aklıma geldi mi, hala iğrenirim, kusasım gelir.
O nedenle, geçmişe hiç özlem duymayan… Geçmişin hiç özlemini çekmeyen. “Nerede o eski günler!”; “Nerde o eski Ramazanlar!” demeyen, birisiyim. Bozuk plak gibi, eskiye takılıp kalmam. Öyle ya, “eskiye rağbet olsa, bit pazarına nûr yağarmış!”
Zira, dünün ne olduğunu biliyorum; kısa kısa da olsa bölümlerini yaşadım. Bir önceki dönemi de büyüklerimden dinledim. Yeni nesillerin, o şartlarda yaşamasını asla istemem Zaman zaman yayınlanan Kayseri fotoğraflarına, hatta İstanbul fotoğraflarına bakın, dün yaşayanların hangi şartlar altında yaşadığını açıkça görürsünüz…
Tel dolaba, “iskembiye”, ahır sekisine, idare lambasına, gaz çırasına, “gilamadaya”, çalı çilpiye, tezeke, trahomlu gözlere, yalınayak gezmeye, kuyu suyuna, kar suyuna, tozlu topraklı yollara, hiç mi hiç özlem duymuyorum.
Hem ne diye özlem duyayım ki?
Yeni kuşak bilmez, bazı şeyleri hatırlatayım: Bugün “bağ” denilen yerleşim yerlerinin hiç birinde ama hiç birinde, 1974’lere kadar elektrik diye bir şey yoktu. Bir iki ev, “dinamo” koymuştu, akşamları ampul yakmak için. Bugün çoğu “bağda” bulunan içme suyu da yoktu; kuyu suyu kullanılırdı.
“Mantı suyu ile yıkanan kıraç bağcıları”, havası, suyu, sebzesi, meyvesi için bağa göçmezlerdi. Yazın sıcağından, fosseptik çukurlarından çıkan “bok kokusundan” ve karasinekten kurtulabilmek için, bir “tokana”, bir “ötme” ve bir “kuyu”ndan oluşan bağlara göçerdi. Sayıları az da olsa zengin ve bağ evlerini çıkın manzarayı umumiye böyleydi… Rahmetli Başkan Kanuncu’nun, kilo ile sinek ölüsü satın aldığı halen belleklerimizde. Kurt kaynayan kuyular da…
Yeni evliler hariç, - ki bunlar, önüne savan gerilmiş ötmelerde yatardı - geri kalan ev halkı, ötmelerde, tollarda, kuyu başına serilen, yataklarda, toprak zeminde, yıldızları seyrederek, mışıl mışıl uyurdu.
Bağda, yalınayak gezilirdi. Ayakkabı, şehre giderken ve okulda giyilirdi. Yalınayak gezmeden dolayı “taşa tokaşan” ayak başparmağı yarılır, akan kanı da sıcak toprak serperek ve “işeyerek” tedavi ederdik. Ve yine, bağlarda, taşlı tarlalarda yalınayak top oynadığımızı söylesem pek inanan olmaz, herhalde…
Bağdan göçerken de arabanın dörtte üçü “yakacak”, “çalı, çilpi”, “gilamada” ile dolardı; öyle ya, bir kış ne yakılacak? İneği olanlar da “yapma” yapardı, yani “inek boku” kuruturdu. Bu nedenle de şehir evlerinin “hayat”ının bir bölümünde “bokluk”lar vardı. Ahırdan alınan pislikler burada biriktirilir, bağda göçülüyken, “yapma” yapılırdı. Yapma, hem ısınmada ve hem de ocakta yemek için yakacak olarak kullanılırdı. Yapma yapmak da ayrı sanattı.
Ekmek pişirilen “sacın” ne kadar kıymetli olduğunu anlayın ki, bağda bırakılamaz, çünkü çalarlar; isli isli, arabaların yanına asılarak şehre getirilirdi…
Vaktaki, Aydınlık Evler, Örnek Evler, Sahabiye Mahalleleri iskana açıldı şebeke suyu, buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi, odunlu termosifonlar girdi evlere, özellikle kıraç bağcılığı da ölmeye başladı. Bugün güç yetmeyen bağlar, “hozana döndü”; terk edildi.
Ötmelerin, tokanaların damları çöktü; ağaç, bitki namına bir şey kalmadı, “yipelek otundan”, bir de “tosbağalar”dan başka. Zaten, ağaç dediğin de ne idi ki? Kayısı, erik, badem, iğde, ceviz, “çubuk”; meşe, dağdağan…
1970’li yıllara gelince, insanlar biraz zenginleşmeye başladı, bağcılık da yeniden yeşermeye, yeniden canlandı. Görüyorsunuz, daha dünden bahsediyorum. Bir asır önce, Allah bilir neydi, Kayseri’de ve dahi Osmanlı mülkünde hayat.
Son olarak bir şey daha söyleyeyim, geçmişten. Rahmetli babamdan duymuşumdur, eski Türkçeyi hem okuyup ve hem de yazan, birkaç kişi ancak çıkarmış, bir mahallede.
Ha bir de, 1950’li, 60’lı hatta 70’li yıllarda “kot pantolon” giyenlere, “oğlan” gözüyle bakılırdı. Bu nedenle imkanı olanlar bile “kot pantolon” giymeye korkardı. Babaları, Hava İkmal’de görevli arkadaşlarımızın dışında, kot pantolon giyene pek rastlanmazdı. Bu nedenle Demiryolları, Hava İkmal ve Sümer; arkasından Şeker, Kayseri’nin dışa açılan kapılarıydı; dışa bakan yüzleriydi…