Pazar sabahı ağlamaklı uyandım...
Bir sıkıntı vardı içimde…
Nedenini bilmiyorum.
Oysa hava açık ve güneşliydi…
Doğal olarak mevsim soğuğu devam ediyordu. Yılın bitimine üç ay var… Ne çabuk geçti, koca yıl. Sanki, akaryakıt pompası gibi; fırıl fırıl dönüyor. “Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan!” diyorum ama zamanı geriye götürmek mümkün değil; fakat hatıralar içerisinde yaşamak mümkün.
2025-2026, benim için “hüzünlü” yıllar oldu. Dostlar, birer birer, el sallayarak terk etti bizleri… Halil Özsoy, Ali Şahin Feyzioğlu, Mete Uğur, Mustafa Şerbetçioğlu, Ünal Özkan abim, geçenlerde Mersin’de defnettiğimiz bacanağım Halil Aydoğdu. Kiminin cenazesine katılabildim, kimisine katılamadım, sağlık ve uzun yola tahammül edememe nedeniyle.
Hele hele bacanağımın cenazesine katılamamak daha da üzdü beni. Yakınları mutlaka bağışlarlar. İnanın dostlar, otobüsle, otomobille uzun seyahatler, ben de, baş dönmesi, mide bulantısı yapıyor ama şehir içinde ya da kısa mesafelerde hiç olmazdı. Fakat bunu da yaşamaya başladım.
Mesela, eşimi, Eyüp Özbay Hocam ile, geçen gün Mersin’e yolcu ettik Oto Terminali’nden; eniştesinin cenazesi için. Sonra, yol üzerinde, ziraat aletleri yapan/satan, Eyüp Hocamın dostu bir firmaya uğradık. Orada, bir kahve ve çay içimi kadar oturduk. Gelmişken, OSB’ye geçtik… İki dostumuzu ziyaret için. Onlar da yokmuş, fabrikalarında. Sonra, Hocam beni eve bıraktı, o Talas’a gitti.
Sonuçta, yirmi kilometre bir yol gittik, gitmedik... Gittik gitmesine ama gel bir de bana sor… Baş dönmesi ve mide bulantısı nedeniyle, ev gelince, kendimi kanepeye zor attım. Birkaç saat uzanınca, kendime geldim. O nedenle çocuklarımın bulunduğu Ankara ve İstanbul’a gitmekten korkuyorum. Buralarda gezmem mümkün değil; içim dışıma vuruyor. Evde de sürekli oturmak, işime gelmiyor.
İşin ilginci, arabayı ben kullanırsam, bir sorun olmuyor; ama başkası kullanırsa bu hali yaşıyorum. Bell ki bunun başta gelen nedeni, başkası kullanırsa, “ivmelenmeler”, “dur-kalkar”. Bir de mazot kokusu…
Şehir içinde, merkezde, park sorunu nedeniyle, araba kullanmıyorum. Otobüs ya da tramvayı tercih ediyorum. Eve dönüşte Ali albayım, Fikret Hocam, Hüseyin Hocam, ev bırakıyorlar… Sağ olsunlar… Mesela, uçakta bir sorun olmuyor. “İvmelenme” sık olmadığından olsa gerek. Uçakta kitap okuyabiliyor; ama karayolunda bırakınız kitap okumayı, yanımdaki ile konuşamıyorum.
Son yıllarda, “Doktor-Hastane-Eczane” üçgeninde dolaşıp durduğumdan, doktora ve hastaneye gitmekten de korkar oldum. Allah yokluklarını da göstermesin… Ama ne yaparsınız, onların dediklerini yapmak durumundayız.
Gitsem de gitmesem de ne olacak sanki, şunun şurasında yaşasam, beş-altı yıl daha yaşarım. Bu süre ne kadar sağlıklı olur?
Bilemem…
Dostlar, hayatın gerçeği bu. Kaçamazsınız, bundan. Her canlı (nefs) mutlaka ölümü tadacak. Allah, gençleri saklasın. Büyüklerin sözü ile; “Allah kimseye evlat ve torun acısı göstermesin!”. Bizler, için söylenmiş sanki; “işte geldik, gidiyoruz, şen olası Halep şehri!”
Bizim kuşak için, “kılavuzun gereği yok; yolun sonu gözükmeye başladı!” Ne diyelim; “Hepimizin hüsnü hatimesi için!”
Dostlar, anne ve babamızın kıymetini bilelim; kırmayalım... Onlara, “of!” bile demeyelim. Zira, gittiler mi, gelmiyorlar artık.
İki gün önce, çok sevdiğim, çok saydığım, gerçek bir aydın, Kayseri’nin hafızası Makine Mühendisi Suat Abi’nin (Hastorun) hastaneye kaldırıldığını İbrahim Yardımcı’dan duyunca, daha da hüzünlendim. Abime sağlıklar diliyorum… Başka bir şey gelmiyor elden.