MUHABBETSİZ MUHABBET
""""""
"Bu gün de akşam oldu" diye mırıldandı kendi kendine Abdi. Arkadaşları servis aracına doğru yürürken; o elleri cebinde, nizamiye kapısına doğru yöneldi. Sanki bir el onu iradesi dışında bir yerlere doğru iteliyor gibiydi. İçinden bir ses; "ulan salak Abdi, ne işin var evde senin? Git şu Kıllı Bekir’in çatısına bir güzel kafayı çek" diyordu...
İnançlı biriydi aslında Abdi. Bu sesin şeytana ait bir vesvese olduğundan da hiç kuşkusu yoktu hani. Fakat yine de bu telkine uymadan edemedi. "Bu şeytan var ya, bizim evdeki cinden daha da tehlikeli değildir" dedi kendi kendine. Eve gitse ne yapacaktı ki? Zeynep karısı kapı da mı karşılayacaktı, "hoş geldin Abdiciğim" sözlerinden sonra minnet, şükran ve sevgiyle yanağına bir öpücük mü konduracaktı, ya da gamzeli yanağından bahşiş mi verecekti kendisine? Aslında bütün bunları o minnacık serçeler bile yapıyorlardı gözlerinin önünde her gün...Bir of çekse karşıki dağların yıkılacağından korktu Abdi o an. "Bırak bu kadarcık muhabbetleri, şimdi eve varsam gün boyu komşulardan örnek alınan eşya siparişleri tasdikli şekilde hazırlanmış ve dış kapıya iliştirilmiştir. Altında, olmazsa olmaz notu mutlaka vardır" diye düşündü. Başına şimdilik ibaresi koyarak; "kalsın hanım" dese küçük kıyametin kopacağını biliyordu. Sanki sadrazam Ali Rıza Paşa'nın kızıydı mübarek! Sanki Zümrüdü Anka kuşuydu; gak dedikçe su, gık dedikçe..........
Kıllı Bekir’in şarap kasesini bir dikişte bitirdi. "Ulan Abdi, sen bu hallere düşecek adam mıydın be koçum" diye söylendi boş kâseye bakarken. "Sen bu hallere................." Hayrola,Yine halinde ne var dedi kıllı Bekir... Abdi gözlerini karşı yamacın derinliklerine gömerek, sâdece sustu...
Çardağın direğine sarılı hanımellerinin baygın kokusu burnunun direğini sızlatıyordu âdeta... Daha ön kısımda; al gelincikler mor zambaklar sanki gülümsüyorlardı kendisine. Karşı masada entel takılan orta yaşta biri "şerefe dostum" diyerek kadeh kaldırdı. "Şerefeeee!"dedi Abdi... Ve ardından ekledi:
"Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara;
Ben günâh kadar beyazım, o tövbe kadar kara..."
Entel Bey devam etti:
"Zambaklar en ıssız yerlerde açar,
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr
Işıksız rûhumu sallar da durur.
Zambaklar en ıssız yerlerde açar..! "
Akşamın geceye açılan penceresinden rûhuna baktı Abdi. Işıksız ruh! Rüzgâr! Zambak! Tövbe! Kara! Sevgi! Vefâ! .. "Ne karışık kavramlar bunlar Allah'ım! " Diyecekken, gece başlangıcını yandan yırtan bir ses: Tak!..
"Er kişi niyetine" dedi müezzin yüksek sesle...
"Allâhüekber...!"